28 Ocak 2012 Cumartesi

SIKILIP PIKILIYORUM

Sevgili Karakedim,

10 gündür sana mektup yollayamıyorum.
Meraktasındır, ne oldu diyorsundur?

Hafta başında annem  rahatsızlandı. Bu durumun da yüreğime yaydığı etkiyle pazartesi günü, geldi bir karamsarlık hali sarım sarım sarmaladı beni. En sevmediğim duygu, kendime en yakıştıramadığım ruh hali hızlıca yaklaştı ve en yakın arkadaşına sarılır gibi yapıştı kollarıma. Gitmek de bilmedi kaç gündür.

 Bir de soğuk ve karlı hava çöktü ülkenin üzerine. Dışarı çıktığım an sümüğümün burnumun ucunda donması durumu sebebiyle dışarıya adım atmama ve bu adımsızlığın verdiği hazımsızlıkla sıkıntıdan çatlama hali sıkılıp pıkılmama sebep oldu.

Biraz önce ana haber bülteninde Yalova'da bir kaplıcayı gösterdiler. Açık alanda bir havuz. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, havuz sıcacık kaplıca suyu dolu. Birkaç şanslı azınlık havuzda salına salına yüzme taklidi yapıyor. Ekrana bakarken beni bu sıkılıp pıkılma halinden kurtaracak şeyin işte o havuz olduğuna karar verdim.


Hayal ettim; ben kafamda yün berem, elimde tek parmaklı eldivenlerim üzerimde mayom işte o havuzdayım. Yağmur yağınca derelerde bitiveren kurbağalar gibi sevinçle havuzun bir o yanına bir bu yanına yüzüyorum hem de kurbağalama yüzüyorum:)

Yüzerken burnumun ucundaki sümük damdaki sarkıt misali buz olsun ama sıcacık şifalı suda bedenim yumuşacık olsun. Şu karamsarlık denen ruh hali de buhar olup uçsun gitsin, karlı havaya karışsın. Olmaz mı be Karakedim.

SENİ SEVEN
GİZLİKIZ



18 Ocak 2012 Çarşamba

UÇAN HALIYA İNANIR MISIN?

Sevgili Karakedim,

Geçenlerde televizyonun karşısında şekerleme yaparken, tamam itiraf ediyorum, bildiğin horuldarken kapı çalmış ve tatlı komşularımız Demo ile Seko kapıyı açan Leo'ya karton bir torba uzatmışlar ve "Herkesin kapısına bırakmışlar bu torbalardan, sizinkini al da kaybolmasın, GizliKız sever böyle şeyleri." demişler.

Komşum nasıl da bilir ne deli olduğumu. Normalde "evin çocuğu" nu neşelendirmeye yetecek bu torbanın, "evin hanımı"nın nasıl da hoşuna gideceğini iyi bilir:) Bu torbanın nasıl bir şey olduğunu merak ettin değil mi Karakedim?



Torbanın içerisinden yan sitede açılış yapacak olan anaokulunun, evin hanımına uygun davetiyesi ile evin çocuğuna uygun bir oyuncak, balon ve renkli maske gözlük çıktı.

Bizim evin şimdilik tek çocuğu ben olduğuma göre maskeyi takıp, balonu da şişirip iğneyle patlatacak olan gene benim. Kimse bu özgürlüğümü almasın elimden Karakedim:)

Sunay Akın ne kadar güzel söylemiş: "Özgürlüğü elinden alınan çocuğa büyük denir."


Özellikle bu dönemde büyümeyi reddeden, mümkünse durdurmayı seçen ben, en kısa zamanda Sunay Akın'ın Göztepe'de açtığı "İstanbul Oyuncak Müzesi'ni" http://www.istanbuloyuncakmuzesi.com/ ziyaret etmeyi kendime bu senenin ilk görevi edindim.




Şundan eminim ki bu köşke adımımı atar atmaz özgürlüğümü kendi ellerime alıp zevkle durduracağım büyümeyi ve kimsenin müdahalesi olmadan yaşayacağım çocukluğumu...

Geçen gün Sunay Akın, Üstün Dökmen'in "Küçük Şeyler" adlı programına konuktu. İkisi de birbirinin tam zıttı olan çocukluklarından behsettiler. Üstün Dökmen sınıfta hep en önde oturan, sürekli parmağı havada tiplerdenken, Sunay Akın boyunun da verdiği dezavantajla hep arka sıradaymış...Gerçi pek de söz dinlemez, çokça yaramazlık yaparmış...

"Fazla uslu çocuk anne-babaya hafiflik verir ama çocuğun kalbine yük bindirir."

Hatırlıyorum da ben de Üstün Dökmen gibi fazla uslu bir çocuktum. Okulda oturtulacağım sıra maksimum ikinci sıraydı ki o da 5. sınıfa kadar belki bir kere denk gelmiştir. İlkokul öğretmenim sınıfın en yaramazını hep gözünün önüne 1. sıraya alır beni de, o yaramaz benden örnek alıp durulsun diye yanına oturturdu.

Evde elime verirlerdi bir kurdele parçası, ben saatlerce parmağıma dolar çözerdim. Dolar çözerdim-dolar çözerdim...

Çok da söz dinlerdim. Hem annemin babamın sözünü dinlerdim hem de oturduğum yerde konuşulanlara pür dikkat kesilirdim. İşte bu yüzden benim kalbimde çok yük vardı. Küçücük yaşımda olgunluk abidesi, olmuştum. "Çok bilmiş kocakarı" sıfatı da üzerime yapışıvermişti...

Sunay Akın, çocukken Süperman'e hayranmış. Gördüğü tüm telefon kulübelerine girer, sağ elini yumruk yapıp ileri uzatır kulübeden aynı Süperman gibi fırlarmış. Bir de tüm beyaz atletlerinin önüne ispirtolu kalemle kocaman harfi yaparmış ki annesinden en çok bu sebeple dayak yemiş.

Ben annemden bir kere dayak yedim Karakedim. Hiç unutmuyorum, mutfaktayız, annemle karşılıklı oturuyoruz, bana sayı saymasını öğretiyor. Ben başlıyorum: 1-2-3-4-5-6- - 8-9-10...
Annem atılıyor: "Birtanem 7 yi unuttun. Hadi baştan al." Ben başlıyorum: 1-2-3-4-5-6- -8-9-10...
Annem atılıyor: "Bebeğim 7 yi unutuyorsun. 6 dan sonra YEDİİİİİ. Hadi baştan al." Ben yeniden başlıyorum: 1-2-3-4-5-6- -8-9-10...

Bu böyle 45 dk. devam ediyor. Annemin sabrının son noktasındayız ve diyor ki "Bi çıkart bakayım gözlüklerini." Ben ohhh diyorum sayma faslı bitti, sevgi faslı başlayacak, annem yanaklarımı mıncıracak sanıyorum ve hemen çıkartıyorum gözlüklerimi.

ŞAAAAAKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKKK....!!!!!!!!!!

Yemin ederim o nın yankısı hala kulaklarımda...

Sunay Akın telefon kulbelerini nasıl unutmadıysa ben de yi hiç unutmadım Karakedim. İnanır mısın bilmem ama o zamanlar felaketim olan 7, şimdi uğurum oldu...

                                                  GizliKız çocuğunu asla tokatlamaz:)

Sunay Akın bir de Uçan Halı ya hala inandığını söylüyor. Bunun üzerine Üstün Dökmen'in yorumu şahane: "Ben gittiğim bir yerden aldığım küçük halıyı dönüş yolunda uçakta altıma koyarım, al sana uçan halı, şimdi buna inanılmaz mı? "

Deli olmak güzeldir. İçindeki çocuk bir sebepten büyümemiş tüm yetişkin görünümlüler biraz delidir. Buna çok inanırım ben Karakedim. İşte Üstün Dökmen ve Sunay Akın'da benim için o delilerdendir. Neden böyle düşündüğümü Sunay Akın örneklendiriyor:

Üstün Dökmen, Sunay Akın'ın Oyuncak Müzesi'ni ziyarete gelir. En çok Hitler'in çocuklara savaşı sevdirmek için yaptırttığı oyuncakların olduğu bölümde vakit geçirir. Hatta müze kapanır ama Üstün Dökmen hala o bölümde düşünmektedir.


Ertesi hafta Üstün Dökmen müzeye bu sefer eşiyle birlikte gelir. Yine aynı bölüme yönelir ve eşine sımsıkı sarılır. Dans etmeye başlarlar...

Sunay Akın, bu manzaranın karşısında şaşkındır. Üstün Dökmen ona döner ve "Geçmiş günün acılarının karşısında birbirimize sımsıkı sarılıp dans etmekten başka güzellik var mı?" der...

Deli değilsen, daha çok çocukların ve ebeveynlerinin olduğu bir mekanda böyle bir davranışta bulunabilir misin Karakedim? Peki Hitler'in oyuncaklarına bakarken dans etmek aklına gelir mi?

Küçük Şeyler'in sonunda bu iki deli adam birbirlerine imzalı kitaplarını hediye ettiler. Tam da delilerin çok hoşuna gidecek bir hediye, öyle değil mi Karakedim? ...



            
Ben biraz uçan halıma binip gezmek istiyorum ...




SENİ SEVEN
GİZLİKIZ                                                                                                                                                 






16 Ocak 2012 Pazartesi

KAPI NO: 29

Sevgili Karakedim,

Akşam saat olmuş 10. Sokağın ortasında 7 genç. Ellerinde 1 pasta. Pastanın üzerinde 3 mum. Çığlıklar atıyorlar, çok mutlular. Hem de lapa lapa yağan karın altındalar. "İyi ki doğdun Yeşim!"

Yeşim'i hiç tanımıyorum. Yanındaki 6 genci de. Bolu'nun o sokağında hayatımda ilk defa bulunuyorum ve o saatte bu güzel kutlamaya tanık oluyorum. Ertesi gün de benim doğumgünüm. Aralarına katılıp "Bir mum da benim için yakalım mı?" diye sormak istiyorum. O kadar gençler ve o kadar mutlular ki sanırım aralarına girip onları rahatsız etmek istemiyorum. Leo'ya dönüp "İyi ki doğmuş Yeşim." diyorum...

Haftasonu doğumgünümü kutlamak için Leo 1 ay öncesinden Bolu-Abant gezisi düzenlemiş. Bana "Hadi hazırlan Abant'a gidiyoruz." dediği zaman çok mutlu oldum. Herhalde 20 sene olmuştur gitmeyeli. Çocukken her kış Abant'a giderdik. Öyle güzel anılarım var ki oraya ait. Hep anlatır dururdum Leo'ya. Dayanamadı muhtemelen ve yeni yaşımda Abant'da yeni anılarım olsun istedi:)

Yolculuğun başındayız, çok keyifliyim...
Genel olarak çok güzel bir gezi geçirdik. Cumartesi sabah erkenden yola çıktık. Otobüsümüz belli güzergahlardan yolcuları topladı ve ilk durak Gölcük Gölü diğer adıyla Cennet Gölü oldu. Biz giderken günlük güneşlik olan hava oraya vardığımızda kar fırtınasına çevirdi. Muhteşem manzarası olan gölü keyfini çıkartarak gezemedim ama öğrendim ki bahar sonu, yaz başı Cennet Gölü etrafı rengarenk nilüferlerle bezeniyormuş. Bu yaz mutlaka oradayız.

CENNET GÖLÜ
Bolu Kadı Cami Kapısı

 İlk günün akşamı Bolu'da kaldık ve Yeşim'in sokak kutlamasına, otelden, lapa lapa yağan karın keyfini sürmek için çıktığımız o dakikalarda denk geldim.

Pazar sabahı Abant'daydık. Cumartesiye göre çok daha güzel bir hava vardı. Doya doya yürüdük gölün etrafında. Bol bol fotoğraf çektik ve kar topu oynadık Karakedim. Doğumgünüm olmasının verdiği hassasiyetle hep aklımda çocukluğum vardı. Buz tutan göle basacağım diye annemle babama çaktırmadan inerdim gölün kenarına. Bir adım, iki adım derken buz çatlar bir bacağım yarasına kadar girerdi buz gibi suya. Ne donmak bilirdim ne de korkardım. "Aydınnnnnn, al şu kızını gölden!" diye çemkirirdi annem. "Hasta olacaksın, tatil zehir olacak." diye haklı serzenişinde bulunurdu bana. Umrumda olur muydu? Tahmin edersin ki hayır:) Hiç de hasta olmazdım. İsteyerek yaptığım her şey de Allah korurdu beni.

Akşamları otelin şöminesinin başında anneme ne dedikodular yapardım. Yaş 7 falan. Ön dişlerden biri yok. O boşluktan istem dışı annemin suratına tüküre tüküre "Ayyy o kadın ne giymiş öyle? güzel olsa bari" diye konuşur dururdum. Sıkılınca da gözüme yaşıtım bir kız kestirir, bu sefer de bit gibi annemin eteğine yapışıp "Anneeeee beni o kızla tanıştırsana." diye yalvarırdım. Tanıştıktan sonra bizimkiler beni arasınlar ki bulsunlar!   Otel kazan ben o kızla kepçe:) Fotoğraflarım var onunla. Bulursam mutlaka sana göndereceğim Karakedim.

O günden bugüne çok durulmuşum, her şeyden korkar olmuşum be Karakedim. Bu sefer gölün üzerinde yürümeye kalkmadım, gölü izlerken kar tanelerinin arasına karışıp kalbime yağan anılarımın keyfini çıkarttım. Dilime de bir şarkının sözlerini doladım. "Koşarak kaçtım güya çocukluğumdan, büyümeyi öğrenemedim hala." http://www.youtube.com/watch?v=mhld9Pc3HnU

ABANT

Muzurluk Peşinde 1

Muzurluk Peşinde 2

Soğukta Salep keyfi...

Leo ile poz peşinde:)

Tek başına poz peşinde:)


Dedim ya Karakedim, gezimiz genel olarak çok güzel geçti. Bu tip aktivitelerin benim için en güzel yanı yeni insanlarla tanışıyor olmak, yepyeni hayatlara dokunmak. Mesela bu gezide meslektaşım, Sabah Gazetesi moda yazarı Miray Uçar'ın çok tatlı mı tatlı anne ve babasıyla, onların çok yakın ahbaplarıyla tanıştık. Onlarla sohbet ederken "Ne güzel insanlar, çocuklarını büyütmüşler, onları belli bir yaşa getirmişler el ele geziyor, yaşamın tadını çıkartıyorlar." diye düşündüm...

Karakedim, sana mektubumu yazmaya başladığımda hava güneşliydi. Bir iki kar tanesi yere düşsem mi düşmesem mi diye nazlanıyordu. Şimdiyse beyaz tanelerden göz gözü görmüyor...Bir anda her yer bembeyaz oldu...

Bu gezimizdeki tatlı insanlardan ve yağan kardan behsedince aklıma 2010 yazı geldi. Leo ile Fethiye'ye birlikte ilk gidişimizdi. Devlet Malzeme Ofisine ait fi tarihinden kalma üstü açık jeeplerle Safari turuna katılmıştık. Patara plajına giderken otobanda jeeplerdeki tüm turistler birbirimize kovalarla su atarken bir jeepteki bana göre çok yaşlı teyze dikkatimi çekmişti. Patara'ya vardığımızda ilk iş yanına gidip sohbet açmak oldu. O da sanki beni bekliyordu. Öyle güzel şeyler anlattı ki bana... 87 yaşında, siyah mayosu ve kırmızı kısa şortuyla, bir de yüzündeki o muhteşem gülümsemesiyle benden çok ama çok daha gençti. O "Buraları benim cennetim." derken, ben o yaşta onun gibi olmayı hayal ediyordum...
Dönüş yolunda, sana anlatacaklarımı düşünürken...

Evet Karakedim, dün doğumgünümdü ve ben 29 nolu kapıyı açtım. Açar açmaz karşımda tüm sevdiklerimi buldum. 29 nolu kapıdan ilk adımımı mutlulukla attım. Kapının öbür tarafında beni önemseyen, hatırlayan, bir şekilde kalplerine dokunduğum insanların olması öyle güven verdi ki bana....

Doğumgünümde içimden çok güzel bir dilek geçti hem beni hem kalbine dokunduğum herkesi kapsayan...Mektubumu bu dilekle bitirmek istedim...

Madem bugünün DOĞUMGÜNÜ ÇOCUĞU BENİM o zaman,

Sabah daha kargalar bile horuldarken arayıp "İyi ki doğurmuşum seni" diyen Cennet Kuşu canım Şıveynim,


Elini doğduğum günden beri sırtımdan hiç çekmeyip hayatta hep dik durmamı sağlayan canım babam,

"Kızım, seni çingenelerden aldık." deyip beni ağlatan ve bu yaşımda bile hala beni Kedi Bekirim diye seven Canım Kanım ağabeyim,

Beni bu haftasonu çocukluğuma götürüp harika bir yaş günü yaşatan beni benden çok seven canım kocam,

Arayan, mesaj atan, face den yazan, aklına gelip de günün koşuşturmasından unutan can dostlarım,

Bir de kalbine düşüp de bir sebepten vazcayan eski dostlarım,

Hepinizin kalbinden geçen bir dilek, yürekten ellerinizi açıp ettiğiniz bir dua ya da istediğiniz bir şey vardır. İşte o dileğin ya da o duanın gerçek olmasını diliyorum pastamın mumunu üflerken...

Doğumgünüm kutlu, tüm dileklerimiz gerçek olsun...
Hepinize sonsuz teşekkürler ve sevgiler...




SENİ SEVEN

GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242


11 Ocak 2012 Çarşamba

DESTİNA...


Sevgili Karakedim,

“Dün gece sen uyurken…”

Diye başlıyor şarkı. Şarkının sözleri kulaklarımda devam ederken, müziği kalbimi avuçlarının içine alıyor…
Ben,  kalbimle müziği gözlerimin önünde görüyorum. İkisi sohbet etmeye başlıyorlar. Şaşkınım…Çok şaşkın…

-MÜZİK: Sıradaki nefesini nerede almak isterdin?

Kalbim hiç düşünmeden cevaplıyor.

-KALBİM: Kayaköy’de[1]

Kalbimin yüzünde bir gülümseme. Çocukluğumdaki o gülümseme. Her akşam babamın işten dönüşünde, bana saplı şeker getireceğinden emin olmanın yüzümde yarattığı o gülümseme. Kalbim aynı o zamanki gibi emin cevaplıyor müziği… Kayaköy’de olmak istiyorum diyor.

 Sıradaki nefesi, hiç bırakmamacasına çekiyor içine…Ve kalbim…

Kalbim Kayaköy Poseidon’da[2]. O muhteşem sesli iki adam  kalbimin sohbet ettiği müziği çalıyorlar. Ortalarda bir yerde, tahta masanın başında oturuyor kalbim. Masada birkaç sandalye daha var. Boşlar, henüz boşlar…

-MÜZİK: Kim olsun yanında?

-KALBİM: ---?

Bu sorunun cevabını düşünmek istiyor kalbim. Bir nefesle bu mucizevi yerde olmak bir mucizeyse, bu sorunun cevabı da mucize olmalı diye düşünüyor kalbim…

-KALBİM: Yanımda O Kız Çocuğu olsun! Hani ertesi gün okul var diye tüm arkadaşları mahallede oynarken eve çıkıp, akşam yedide yatıp sabah beş buçukta kalkan, akşamüstü dört buçukta eve geldiğinde annesinin,  kaloriferin üzerinde ısıttığı eşofmanlarını giyip sıcacık börekle çayın zevkini süren sonra da ödevim var diye odasına çekilip hayaller alemine dalan o kız çocuğu olsun. Hatırlayamadın mı onu? Hani bisikleti Dino’yla konuşan, yazlıktaki kayalıklardan denize atlayan o kız çocuğu…

-MÜZİK: Masanın neresinde otursun?

-KALBİM: Sağımda dursun, elimi uzatır uzatmaz dokunabileyim küçük ellerine…

-MÜZİK: Başka kim olsun masada?

Kalbim, mucizevi konuk listesini belirlemenin heyecanıyla hızlıca cevap veriyor.

-KALBİM: O Genç Kız olsun. Hani odasındaki kaloriferin sıcağına sırtını dayayıp günlükler yazan, yağmur yağarken mutfağın camından çıkmaz sokağı seyrederek hayallere dalan o genç kız. Babasına isyan bayrağı çekip annesine “Farkında mısın bilmiyorum ama ben 18 oldum. Reşitim yaniiii!” diye çemkiren o dikbaşlı kız. Hani aşık olan…Hani hayat yolunun daha çok başında olan, hayır hayır o yolun en başında olan o güzel genç kız olsun.

-MÜZİK: O güzel genç kız masanın neresinde otursun?

-KALBİM: Kız çocuğunun karşısındaki sandalye onun olsun.

Ve kalbim atıldı birden…

-KALBİM: Dur Müzik, sen sormadan ben cevaplayayım. Benim karşıma da O Genç Kadın otursun…

Hani, hayat denen o yolun birkaç virajını gerisinde bırakmış, içi, okyanusların dalgaları gibi coşarken dudakları kendi tarafından kırmızı mühürle yasaklanmış o suskun genç kadın olsun. Hani kanı canı kardeşini anlayabilmeyi çok isteyen, babasını çok özleyen ve annesine hiç doyamayan, kıymetli bir can yoldaşı-hayat arkadaşı olan,  upuzun kumsallar misali sakin, huzurlu ve mutlu o genç kadın olsun.

O genç kadın karşıma otursun…

Güzel sesli iki adam nakaratı tekrarlarken garson masadaki kadehlerimizi doldursun.

Ve nakarat desin ki…

“ Dün Gece sen uyurken yüreğim bir yıldız gibi bağlandı sana.
İşte bu yüzden sırf bu yüzden
Yaşamdan çok ölüme yakın olduğun için
Seni bu denli yıktıkları için
Yaşamımın gizini vereceğim sana…DESTİNA.”[3]

Kalbim kadehini kaldırdı havaya. Karşısında oturan genç kadının gözleri gülüyordu. Kadehleri masadaki mumun üzerinde birbirlerini buldu. Şimdi kalbimin bir eli küçük kızın avuçlarında diğer eliyse genç kızın güzel yanağında… Ve birden Kayaköy’ün yıllar evvel terk edilmiş taş evlerinin olmayan lambaları yanmaya başladı bir bir. Kalbimde rengarenk ışıklar yandı…Kalbim ve konukları çok mutluydu…

Bu mucizeye içilmez miydi Karakedim?

Son günlerde dinlemekten yorulmadığım, “Dün gece sen uyurken” diye her başladığında yüreğime bu duyguları düşüren Zakkum-Yeni Türkü düeti DESTİNA’yı sana yazmak istedim.

Sen bu düeti hiç duymuş muydun bilemiyorum ama ne olur mektubumu bir de bu şarkıyı dinleyerek oku.

Yeri gelmişken özellikle altını çizmek istiyorum ki DESTİNA, KADER demekmiş…

Dinlerken, Destina, sana da konuk etti mi geçmişini yaz bana Karakedim.

Sevgilerim seninle, hep seninle…

GİZLİKIZ


NOT: Destina’yı dinlemek için http://www.youtube.com/watch?v=dhIosT9FxcA

LEO'nun kadrajından KAYAKÖY...


Poseidon'da çok mutluyken...

Poseidon'da müziğe kapılmış dans ederken...

Poseidon'da dostumu beklerken...






[1] Karakedim, Kayaköy, Leo ile 2010 yılında keşfettiğimiz, Fethiye’ye bağlı, mübadele yıllarında terki diyar eylenmiş büyülü bir Rum köyü. Büyülü demek gözün gördüğü manzaranın yanında gerçekten sönük kalıyor. Köyün tepelerine dizilmiş taş evler,  hepsi güneşi eşit alabilsin diye konumlandırılarak inşa edilmiş. Şimdi bomboşlar ama hepsinde bir sihirli değnek “Gitme, gidersen de burayı unutma” diye dokunup duruyor insanın kalbine. Kayaköy’le ilgili çok daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsin. http://www.tatilruzgari.com/resim/Fethiye-Kayakoy-824.html
[2] Kayaköy'ün canım rehber dostum Zehra sayesinde keşfettiğimiz, en güzel restaurant-barı.  
[3] Karakedim, Yeni Türkü’ye ait şarkının tüm sözlerine buradan ulaşabilirsin. http://sarki.alternatifim.com/data.asp?ID=20820&sarki=Destina&sarkici=Yeni%20T%FCrk%FC&ok=1

9 Ocak 2012 Pazartesi

Göreceli Dünya ve Tesadüfleri Seven Aşk.Peki Ya Sen Çocukken Ne Olmak İstiyordun?


Sevgili Karakedim,

Bugün pazartesi ya sende de başlamıştır haftanın telaşı, koşuşturması, planlaması ve bugüne has sendromu. Şimdi farzetsek ki bugün Pazar. Ne güzel olur değil mi?

Şimdi sıcacık evindesin. Uzanmışın koltuğuna, almışın eline çayını-gazeteni, radyon kedi gibi mırıldıyor kulağında ve dj diyor ki; “Çocukken ne olmak isterdin? Pilot mu, itfaiyeci mi, doktor mu, gazeteci mi, modacı mı, mühendis mi, bilim adamı mı yoksa öğretmen mi? Çocukluğunda hayal ettiğin kişi misin şimdi? Değilsen, sana bir fırsat. Düşün kim olmak istediğini ve o mesleği bir kere bile olsa yapabilmek için şans ver kendine…”

Güzel bir fırsat değil mi Karakedim. Sen düşünürken ben hatırladım bile çocukken ne olmak istediğimi. Ben ortaokuldan beri gazeteci olmak istiyordum. Yazılar yazayım, düşüncelerimi böyle paylaşayım istiyordum. Gazetenin birinde bir köşem olsun hergün yazayım ama özellikle Pazar günleri yazılarım daha bana dair daha hayattan olsun istiyordum.
Mesleğimi buldum, sıra geldi hayalden de olsa uygulamaya Karakedim. Hayal içinde hayallere daldık ama mektubumun başında bugün Pazar olsa diye hayal ettik ya hani sen sıcak evinde elinde çayın gazeten,  koltuğuna uzanmıştın ya… Gazetenin açık sayfasında benim köşe yazımı okuyorsun şimdi:

GİZLİKIZ YAZIYOR...

GÖRECELİ DÜNYA VE TESADÜFLERİ SEVEN AŞK



2011’in şubatıydı.  Bir cuma akşamı Leo  “Hadi sinemaya gidelim.” dedi. Uzun zamandır birlikte güzel bir film seçip de izleyememiştik. Bu uzun zamanda benim kapalı alan fobimin getirisi olan “sinema salonunda sıkıntı yaşarım korkusu” ağır bastırmış bizi film izlemekten alıkoymuştu. Cuma akşamı bunları hiç düşünmeden kendimi sinemanın da içinde olduğu alışveriş merkezinde buldum.



Biletimizi[1] aldıktan sonra film başlayana kadarki  15 dakikalık süremizi bir kitapçıya girip değerlendirmek istedik. Önce dergi reyonuna yöneldik. İki ayda bir çıkan edebiyat dergisi Sözcükler'i[2] bulup incelemeye başladım hemen. Aynı sayıdan 3 tane ardarda dizilmişti. Derginin herhangi bir eşantiyonu ya da hediyesi olmadığı için üzerinde poşeti yoktu. Bu sebeple okurlar istedikleri gibi, bir kitap edasıyla inceliyebiliyorlar dergiyi. Ben dergiyi elime alınca, nedense benden başka kimse dokunmamış, kimse sayfalarını karıştırmamış gibi hissettim.



Benim, Leo’nun da dalga geçip durduğu bir huyum vardır. Alışveriş ederken reyonda en önde duran ürünü almam. Mutlaka bir arkasındakini ya da daha da arkasındakini alırım. Neden? Çünkü ilkini kesin çokça ellemişlerdir, deforme olmuştur diye düşünürümJ Leo da portakal seçerken bile önden aldığı portakalı "Iıııhhhhhh bunu çok ellemişler, güzel görünüyor ama alttakilerden alıyım." diyerek tatlı ve alaycı havasıyla yüzüme bakar.

Sözcükler dergisi reyonda 3 adetti. incelemek için en öndekini elime almıştım  ancak geri bırakıp üçüncüsünü seçmedim, elimdekiyle yöneldim kitap bölümüne. Dedim ya hiç ellenmemişti sanki...

Kitaplara bakarken üç genç yanımda konuşuyorlardı. Kızlardan biri bir hocalarının kendilerine söylediği bilgiyi diğerlerine aktardı ve o bilgiye kendi yorumunu yapıştırdı.

"Kitapları 1 TL. ye basıyorlarmış." Bu cümle hocalarının verdiği bilgi.
"Baksana 20 TL. ye satıyorlar. Böyle kar olmaz ya! Ben artık kitap falan almam." Bu da üniversite öğrencisi olduğunu düşündüğüm genç kızın bilgiye yapıştırdığı yorumu!

Bu yorumu yargılamak, eleştirmek bana düşmez. Çünkü hayat göreceli. O an kıza dönüp elinde tuttuğun 20 TL. lik kitaplardaki duygu fırtınası, beyin fırtınası, yazarın hali, tavrı, günümüzde meslek olarak yazarlığın kıymeti ve o kapak altında yatan bir çok sebep 20 TL. den fazla eder demek istedim ama sustum...

Bu yorumun içimde yarattığı şaşkınlıkla Leo’nun elini tutup sinema salonuna yöneldim. Kitaplar, filmler, müzikler o kadar göreceli nesneler ki! Benim beğendiğimi hayat arkadaşım beğenmeyebilirken hiç tanımadığım bir insanın fikrini eleştirmek çok doğru değil sanırım.

 Düşüncelere dalmışken film başladı. Medyada aşk filmi gibi lanse edilse de filmdeki aşk değil de anne-baba, anne-evlat, baba-evlat ve dede-torun ilişkisi içimi yaktı, kalbimi okşadı, kendi hayatımdan izlere dokundu.
Film arası verildiğinde arkamızda oturan hemcinslerimden "Ayy çok sıkıcı bitse de gitsek." yorumunu duyunca gene şaşırdım. Diyorum ya hayat göreceli. Benim etkilendiğim bir şey bir başkasını çok keyiflendirmeyebiliyor. Ben Leo’nun hadi sinemaya gidelim teklifiyle gerçekten filmi beklentisiz bir şekilde izlediğim için, kendime, kendi dünyamdan öyle çok iz bulmaya izin verdim ki, ikinci yarıda içimi çeke çeke ağlıyordum.

Arkamdaki hemcinslerim halimi anladılarsa gülmüşlerdir ama inanın umrumda bile değildi. "İnsanlara göre, Aman o ne der, aman bu ne düşünür” diye yaşamayı bırakalı çok uzun zaman oldu.
Filmde bir babanın evladı üzerindeki etkisi, onu çemberin içerisinde tutma mücadelesi ve bunu yaparken evladına istemeden de olsa yaşattığı acıya şahit oldum. Öyle benden bir durum ki bu, ben ağlamayacaktım da kim içini çeke çeke hıçkıracaktı?

Filmde  başrol oyuncularının çocukluklarında yaşadıkları mahalle 25 yıl sonra da aynı yerinde duruyor ve orayı ziyaret ediyorlar. Leo bu sahneden çok etkilenmiş. Onun çocukluğunu geçirdiği mahalle  çoktan yıkılıp yerine yeni binalar dikilmiş. Bütün akşam bu durumdan dert yandı. "İstanbul gibi bir yerde ne kadar zor çocukluk mahallene geri dönüp orayı aynı bulmak ve anıları yaşamak." dedi.

Ben şanslılardanım aslında. Benim mahallem hiç değişmedi. Doğup büyüdüğüm, çocukluğumun, ilk gençliğimin geçtiği mahallem aynı duruyor ama ben 2 sene o bahsettiğim çember sebebiyle, çok uzaklarında kaldım mahallemin. Şimdi ben gözleri şiş cumartesi sabahına uyanmayayım da kimler uyansın?

Kendini bulduğun kadar keyif alıyorsun yaşadığın her  andan. Karşımızdakini kendimiz gibi zannettiğimiz için hayalkırıklıkları yaşıyoruz. Ben okumaya heves atarken bir başkası o kitabı ticari açıdan düşünebiliyor, ben izlerken kendimi paralıyorken bir başkası sıkılıp salondan kaçmak isteyebiliyor. Belki onun bayıldığı bir şey de benim hayatımda anlam ifade etmiyor kimbilir?

Filmden çıkıp eve geldiğimizde saat 01.00 dı. Ben yatağa girip dergim Sözcükler'e dalarken Leo,  Spartacus'ü izlemeyi tercih etti. Karşındakinin fikirlerine, düşüncelerine, bakış açısına saygı duymak sanıyorum ki evin içerisinde başlıyor. Bunu başarabildiğim bir eşim olduğu için çok şanslıyım. Bu sebeple arkadaşlarıma ve hatta tanımadığım insanlara yargılamadan bakabilmeyi yavaş yavaş başarıyorum.

Ben, o cuma gecesi bir film izlemek üzere çıktığımız yolda yaşadığım duyguları bu pazar sabahı kendi köşe yazım olarak okumaktan öyle keyif aldım ki! Hayat göreceli ama bu pazar herkesin keyfi yerinde olsun, yanındaki kim olursa olsun fikrine saygısı olsun diye GÜZEL PAZARLAR DİLİYORUM  HERKESE...
               ------ ------ ------           ------- ------ ------       ------ ----- ------     ----- ----- ------

Bu soğuk ve sendromlu pazartesi gününde hayal ettik ya bugün Pazar diyeJ Artık sıra sende Karakedim. Hadi yaz bana “Sen Çocukken Ne Olmak İstiyordun?”

SENİ ÇOK SEVEN
GİZLİKIZ












[1] Bilet aldığımız film “AŞK TESADÜFLERİ SEVER” Karakedim. Sen bu filmi izlemiş miydin bilemiyorum ama filmin fıragmanına buradan ulaşabilirsin.  http://www.youtube.com/watch?v=Qn4Bev3TtU0
[2] Karakedim, o hiç ellenmemiş dediğim dergiyle alakalı ayrıntılı bilgiye de buradan ulaşabilirsin. http://www.sozcuklerdergisi.com/dergi_detay.aspx?sayi=35 Bir gün bir kitapçıda gözüne çarparsa beni hatırla ve al olur mu? 

6 Ocak 2012 Cuma

Babamın SEBZEDE GİZLENEN BALIĞI ve Ben...


Sevgili Karakedim,

Benim babam leziz balıklar yapar…

Emekli olduktan sonra ağırlık verdiği deniz, tekne ve balık tutkusuna severek ve bize de sevdirerek devam ediyor. Bize  nasıl mı sevdiriyor?  Deniz, tekne ve balık üçlüsüyle ilgili sorduğumuz her soruya sıkılmak bilmeden cevap verip aydınlanmamızı sağlayarak, güzel havalarda bizi adalara-Modalara götürerek, kara görünmez sulardayken damadına “Bi atla da yüz” bakalım diye inceden tehditler savurarakJ Ahh bir de leziz mi leziz balık yemekleriyle soframızı ve midemizi şenlendirerek…

Dün yanındaydım babamın.  Akşam için müthiş bir balık yaptı. O, balık yemeğinin babası ben de balık yemeğinin isim babası olarak bu yemeğe “Babamın Sebzede Gizlenen Balığı”  ismini verdim. Birazdan bu lezzetin tarifini vereceğim sana Karakedim, belki haftasonu sen de ziyafet çekmek istersin.

 Yemekler yenip eve dönüldükten sonra gazetede Yımaz Özdil’in “Oyuncak Tren”[1] başlıklı yazısını okudum. Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olduğuna inanmıyorum, her an, her nefes, her davranış birbiriyle o kadar bağlantılı ki. Dün babamın yanından eve dönüp bu yazıyı okumak tesadüf olamazdı.

Yılmaz Özdil yazısında babasından bahsediyor; İşe başladığı ilk gün babasının gazeteye geldiğini,  kendisine elindeki kurşun kalemi göstererek “Kutsaldır bu. Yazacaksan adam gibi yaz. Taşıyamayacaksan yol yakınken bırak.” dediğini söylüyor  ve ekliyor, “Babam hayatı boyunca iş yerime sadece bir kere geldi.”

Yılmaz Özdil, hayat koşuşturması içinde babasıyla bir saniye fazla vakit geçirememiş olmasının  pişmanlığını,  yüreğimde hissettirecek şekilde kaleme alıyor ve “ Hayat denilen, hiçbir yere giden oyuncak trenin bizsiz de dönebileceğini unuttuğum için pişmanım.” diyor . “ Telafisi imkansız çaresizliğin sahibidir bu satırların yazarı. Canını ver, o bir saniyeyi geri alamıyorsun.”

Dedim ya Karakedim, dün yanındaydım babamın, onunla bir saniye bile fazla vakit geçirdiğim için şanslı tarafta olduğumu hissediyorum… Bunu da babası hayattayken onu sonsuza kadar kaybedecek olmanın endişesini  zamanında yaşamış bir evlat olarak yazıyorum sana.

Aklıma geliyor da çocukken onu nasıl da korumaya, kollamaya çalışırdım, annemden dahi kıskanırdım. Bu hassasiyetimi bilen bütün dostlar beni kızdırsınlar diye babamın üzerine giderlerdi. O aslan halim herkesi güldürmeye yeterdi ama bilirdim ki babam benimle gurur duyardı… Ben sofrada hep babamın yanında otururdum. Annem elime bir pirzola parçası verirdi, babamı dinleyerek kemirirdim o eti saatlerce.. Bahçe sulardık birlikte, çiçekleri koklardık. Evlenince ilk işim –başka hiç eksiğim yokmuş gibi- 20 mt. Lik hortum almak oldu. ..Bak küçücüklükten kalan anlar:





Genç kızlık yıllarımda asi rüzgarlar esti aramızda, fırtınalar koptu. Duvarımdaki posterleri indirttiği zaman sinir krizleri geçirdim. Arkadaşlar bir yere davet ettiğinde “Babam göndermez ki” diye hep geri durdum. Şimdi genç bir kadın olarak şunu itiraf ediyorum ki kendimce hayatta bir adım önde durabiliyorsam, babam sağolsun…
Duygu denizinde boğulmadan gel mutfağa geçelim Karakedim.

Haftasonu ziyafeti için “Babamın Sebzede Gizlenen Balığı” tarifi:

MALZEMELER:
·         Kişi sayısına göre büyük balık. Tercihen levrek ya da çupra.
·         Mevsim sebzelerinden bir sepetJ Patates, soğan, kırmızı biber, Çarliston biber, domates, maydanoz, limon.
·         Yarım çay bardağı zeytinyağı,
·         Azıcık tuz.

YAPILIŞI:
Patates hariç sebzelerin hepsini küçükçe doğrayıp bir tencereye alarak  zeytinyağında öldüreceksin. Burada amaç balık ile sebzelerin fırında pişme sürelerinin aynı olmaması sebebi ile sebzelerin çiğ kalmasını önlemektir [2]Karakedim.

İkinci aşama da fırın tepsisine hazırladığın sebze karışımını  yayacaksın . Buradaki amacımız ise alta balığa yatak, üstüne de yorgan yapacak şekilde sebzenin eşit miktarda tepsiye ve balığa yedirilmesidir.[3] Yorganın üzerine de ince doğranmış patates, limon ve maydanoz ile süsleme yapacaksın ve balığını fırına vereceksinJ

185 derecelik fırında 35-40 dakika pişirmen yeterli olacaktır.

İşte sana balığımızın pişmeden önce ve sonraki görüntüsü:



Afiyetle yemeni,yerken de babasıyla kızını anmanı dilerim Karakedim.









Kendim için de dileğim, babamın, sebzelerin yani hayat karmaşasının içinde gizlenen balığı yani kızını her daim bulup oradan çıkartması…



NOT: Salı günü sana yolladığım mektupta seni Kedi Bekir’le tanıştırmıştım. Çarşamba günü bana hiç uğramayan yeni yılın ilk arkadaşı hakkında akşam Leo’ya atıp tuttum. Tabi dedim artık onu tanıyan başka biri daha varya havalandı balkonuma uğramaz oldu dedim. Dün akşam ise bu söylediğime pişman oldum. Gecenin 11 i eve geldiğimizde Kedi Bekir balkon camında beni bekliyordu…

SENİ ÇOK SEVEN
GİZLİKIZ





[1] Karakedim, Yılmaz Özdil’in yazısını merak ettiysen yazının tam versiyonuna http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/19606058.asp ulaşabilirsin.
[2] Aydın Kaptan’ın engin bilgi denizinden.
[3] Aydın Kaptan’ın engin bilgi denizinden.

5 Ocak 2012 Perşembe

"En Azından Senin Gibi İnternette Çilek Ekip İnek Beslemiyorum"





Sevgili Karakedim,


Daha önceleri şifreli yayından ya da internet üzerinden bölümlerini takip edebildiğim "Bir Erkek Bir Kadın" dizisi bu geceden itibaren ulusal yayına geliyor. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Televizyonda beni güldürebilen, keyiflendiren programlar izlemeyi tercih ediyorken bu dizi bana süper bir seçenek olacak.


Bir Erkek Bir Kadın'ın oyuncularının geçen senelerde Tv de yayınlanan bir reklam filmlerivvardı. O reklamdan hareketle kadın ve erkeğin dünyasının güzelliğiyle ilgili kafa yormadan edemedim Karakedim.


Reklamda, ismi lazım değil bir bankanın, müşterilerine uyguladığı tasarruf testine esprili bir dille değinilmiş.



-KADIN: Test yaptırdım pozitif çıktı.
-ERKEK: (Şaşkın bir ifadeyle) Ne yapacağız şimdi?
-KADIN: Ne yapacağız, sevineceğiz tabi ki.
-ERKEK: Tasarruf yapmamız lazım artık.
-KADIN: Ben bankanın tasarruf testini yaptırdım zaten, sen ne sandın?



Deyince erkek alaycı bir tavırla kadına işin gücün yok nelerle uğraşıyorsun diyor, kadın da zeka fışkıran bir espriyle cevabı yapıştırıyor: "En azından senin gibi internette çilek ekip, inek beslemiyorum."



Kadınlarla erkeklerin hayata bakışları arasındaki farka o kadar ince dokunulmuş ki!


Karakedim, kadınların yaptığı çoğu şey erkeklere fazlasıyla fuzuli geliyor ki, erkekler bunlara anlam vermekte güçlük yaşıyorlar.  Mesela kadınların süs merakı ne garip değil mi? Bir kadının ayakkabısının üzerindeki tokayla aynı renkte saç tokası bulabilmek için dedektif gibi alışveriş merkezlerini incik cıncık araştırması, salondaki koltuklar kirlenmesin diye yaptırdıkları koltuk örtüsünün halıyla uyumsuz olması sonucunda zamanında çok para ödeyerek aldıkları güzelim halıyı değiştirmeyi teklif ediyor olabilmeleri, erkekle kadın evde bambaşka odalarda olsalar bile kadının erkeğin ne yaptığını sezinleyerek "onu oraya koyma, terliklerini giymeden balkona çıkma, kirli atletini orada bırakma çamaşır sepetine at" gibi uyarıları erkeklere ne garip geliyordur kim bilir?
Bu örnekleri çoğaltmak o kadar mümkün ki, her kadın kendi özünde o kadar bambaşka ki hak verirsin ki belli kalıplarda cümleler kadınları ifade etmeye yetmiyor.



Erkeklerin futbol maçı seyrederken sergiledikleri tavırlardan örnekler vermek artık klişeleşti ama kadınlarında derdi pek büyük canım. Eşleri, partnerleri, sevgilileri akşam işten geliyor, kapıda çok kısa bir karşılama seremonisi yaşanıyor. İki mucuk bir "how are you? :)" dan sonra erkek bilgisayarını açıyor, son zamanlarda merak saldığı oyunu buluyor, hamlesini yapıyor ve tekrar kadının yanına geliyor. 
Bir süre geçiyor, kadın bir şey almak için mutfağa gidiyor. Erkek de  çok olağan bir şeymiş gibi bilgisayarının başına geçiyor ve bir iki hamle yapıp yeniden kadının yanına geliyor. Gece oluyor, bilgisayar kadının ısrarınızla kapanıyor. Kadın eslektrik çok gidiyor uyarısında bulunuyor hani erkeklerin anlam veremediği uyarılardan bir tane daha patlatıyor:) ve yatıyorlar. 
Ertesi gün Pazar. Sabah saat 06.00. Kadın uyanıyor ve erkeğin, yanında olmadığını görüyor. Erkek bilgisayarının başında gene hamle yapıyor. Kadın "Ne yapıyorsun" dediğinde de "Susadım, su içmeye kalktım." diyor. Ne garip değil mi? :)


Karakedim, şimdi yukarıdaki iki paragrafı karşılaştırdığımızda kadınlar mı daha boş işlerle uğraşıyor yoksa erkekler mi bilemiyorum, içinden çıkamıyorum. Ama yukarda bahsettiğim reklam filmi yayınlandığı zamanlarda   filmdeki kadının kendisini küçümseyen erkeğe "En azından senin gibi internette çilek ekip inek beslemiyorum." demesinden çok keyif aldım. Soruma bir nebze olsun cevap bulmuş gibi hissettim kendimi:)


Bir kadın olarak fikrim kadınların garip görünse de daha hayata dair uğraşlarla, daha hayatın ayrıntılarıyla haşır neşir oluyor olmaları. Çok ufak şeylerle kocaman şeyler yapabiliyorlar ve ne yapıyorlarsa akıllarıyla yapıyorlar Karakedim. Kadınlar hep geleceğe yönelik adım atıyorlar. Erkeklerse o günü kurtarmak için çaba sarf ediyorlar. O gün güzel geçsin, o gün iyi para kazansın, o gün güzel yemek yesin, o gün güzel bir kadınla sohbet etsin. Yarını yarın düşünürüz vs.:) Günümüzde sanal alem ve teknoloji de bu durumlarına hizmet ediyor erkeklerin. Ama ne kadın için ne de erkek için genelleme yapmak da hoş değil.


Bütün bunların sonucunda tek yadsıyamayacağım gerçek şu ki; kadınların hassas duyguları erkeklerin atılımcı ruhuyla flörtleşince dünya daha bir keyifle dönüyor.


Karakedime Kocaman Sevgilerimle...


GİZLİKIZ


















4 Ocak 2012 Çarşamba

Baba Soyadımı Özlüyorum...


Sevgili Karakedim,

İyi ki sana yazdığım mektuplarda “GizliKız” rumuzunu kullanıyorum. Bundan seneler evvel günlüklerime gizem katmak için bulduğum bu rumuzun evlendikten sonra bu kadar işime yarayacağını tahmin etmezdim.

Evlenince soyismim her Türk kadınının başına geldiği gibi değişiverdi. Otuzuma merdiven dayayıp üst basamaklarda hayat mücadelesi verirken birdenbire kimliğim değişti. Artık “GizliKız Abuzittinoğlu” değildim de “GizliKız Kuzugiloğlu” ydum. J

Hatırlıyorum da evlendikten sonra Leo ile birlikte nüfus dairesine gidip kimliğimi yenileyip de GizliKız Kuzugiloğlu ismini görünce sevinmiştim de. Leo haklı bir gurur yaşayıp kayınpederimi arayarak nüfusumuza yeni bir kuzu eklendi diye espriler bile yapmıştıJ

Gelgelelim, imza atarken ( imzam, ismim ve babamın soyismimden oluşmakta), o arada taşındık-İski, İgdaş, Bedaş vb. faturaları adıma kaydettirirken, Cv mi düzenlerken anladım ki ben bu durumu pek bir garipsiyorum.

Evlenince kadın da erkek de değişir diyorlar ya doğru, Bismillah kadın, kimlikle değişime başlıyor ki bu değişimin benim açımdan hoş olmadığı kesin. Mesela bir yere başvuruyorum, aranmıyorum ya da sonuç gelmiyor hemen yeni soyismimle başvurduğum için oldu diye Kuzugiloğlu’nu suçluyorum. Resmi olmayan tüm yazışmalarımda “GizliKız Abuzittinoğlu” nu kullanıyorum ya da yarı resmiyse yazışmam “GizliKız Abuzittinoğlu Kuzugiloğlu” nu kullanıyorum. Ay ne itici ve uzayıp giden bir ad. Karşı tarafın bana cevap vereceği varsa da bu isimden sonra yorulur vazgeçerJ

Bir de bu durumun kendi ailem tarafından algılanışı var:
Çocukken babama hep ben evlenince kendi soyadımı kullanacağım derdim. O zamanlar bu işlerin hukuksal boyutunu elbette kavrayacak durumda değildim. Öyleyken bile babam pek bir gururlanırdı. O halim aklına ve yüreğine öyle kazınmış ki geçenlerde bankada bir işlem yapıyoruz, dekontu  imzalarken GizliKız Kuzugiloğlu yazdım, “O kim yavrum?” diye tepki verdiJ

Bu işin hukuksal boyutuna gelince; ya evlenmeden önce bir dilekçe verip “Ben hem kendi soyadımı hem de eşiminkini kullanmak istiyorum.” diyorsun ya kaderine razı gelip kocanın soyadının yazılı olduğu  kimliğini cüzdanına sokuşturuyorsun ya da Medeni Kanunun 187. maddesine karşı gelip dava açıyorsun. Uzun uğraşların sonucunda kendi baba soyadına[1] kavuşuyorsun ama eşinle olan hususiyetin ne boyuta varıyor tartışma konusu olsa gerek.

Çok zaman önce haberini okumuştum, Sürmeneli kaptan bir kadın, uluslararası denizlerde yol aldığı ve limanlarda sorun yaşadığı gerekçesiyle sadece kendi baba soyadını kullanmak üzere mahkemeye başvurmuş ve kazanmış.[2]

Şimdi kendi şikayetlerimi göz önünde bulundurarak bir sahne canlandırıyorum. Sahnede ben ve Leo varız, salonda L koltuğumuzda oturuyoruz ve sohbeti başlatıyorum:

-GizliKız: Aşkımmm, ben kendi baba soyadıma öyle alışmışım, onu öyle benimsemişim ki senin   soyadın benim iş hayatımda olumsuzluklara sebep oluyor, karışıklık yaratıyor, engin denizlerde kulaç atamıyorum !!!! J
Leo merakla ve şaşkınlıkla GizliKız’ın suratına anlamsızca bakar.

-Leo: Kuzugiloğulları yüzme bilmez ki!!!!!

- GizliKız: Mutfağa gidiyorum, tatlı bir şeyler getiriyim mi?

GizliKız mutfağa giderken hevesi kursağında kalmış ve bezgindir J

Karakedim, biraz araştırınca bu konunun kadınlar arasında ciddi boyutta sıkıntı yarattığını görüyorum. Haksızlık olarak niteleyenler mi istersin, kadının sömürülmesi olarak adlandıranlar mı? Açıkçası bu durumdan memnun olanına rastlamadım. Benim gibi kaderine razı gelenler içinse bir avuntu buldum ki seninle paylaşmadan edemeyeceğim.

Kemal Haluk Cebe isimli bir beyi televizyonda keşfettim. Kendisini isim doktoru, yazar ve biyoenerji uzmanı olarak tanıtıyor. Ona göre ismimizin içerisinde yer alan harflerin her birinin bir gücü var ve hayatımız boyunca bizi yönlendiriyorlar. Bu sebeple Haluk Cebe olan ismine farklı bir enerji katmak için gene mahkeme kararıyla Kemal ismini ekletmiş. Aynı işlemi iki kızı için de gerçekleştirmiş ve dediğine göre onların da hem kariyer hem de aşk hayatlarında gözle görülür gelişmeler olmuş.[3]

Evlenince benim de yeni bir soyismim olduğuna göre “Kuzugiloğlu”nun içindeki harfleri tek tek inceleyip bana faydasını araştırabilirim. Faydalı bir enerjiye rastlarsam yeni soyadımın geçtiği, başıma gelen olumsuzluklarda tek suçlunun Kuzugiloğlu olduğu inancımı kaybedebilirim. Nasıl avuntu amaJ

SENİ ÇOK SEVEN
GİZLİKIZ




[1] Kızlık soyadı terimi pek hoşuma gitmiyor Karakedim, onun yerine baba soyadını kullanıyorum.
[2] Karakedim, konu ile ilgili ayrıntılı bilgiye BİA Haber Merkezi muhabirlerinden Gösun Yazıcı’nın “Kadının Soyadı” Uygulaması Ayrımcılık isimli haberinden ulaşabilirsin. http://bianet.org/bianet/diger/131538-kadinin-soyadi-uygulamasi-ayrimcilik
[3] Karakedim, bu konu ilgini çektiyse http://www.kemalhalukcebe.com/ adresinden ayrıntılara ulaşabilirsin.