4 Mayıs 2013 Cumartesi

YARATICI YAZARLIK NEDİR NE DEĞİLDİR

Sevgili Karakedim,

Uzun zaman oldu mektuplaşamadık.
Bugün ise sana anlatmaya değer güzel bir konuyu taşıyacağım mektubuma.

27 Nisan'da İstanbul Bilgi Üniversitesi Yaratıcı Yazarlık Kulübü üyeleri Özge Yerlikaya, Barış Demirsoy ve Burak Altınay'ın düzenledikleri "Yaratıcı Yazarlık Nedir Ne Değildir" sempozyumuna katıldım.



Bu üç "YazıSever Kafadar" sempozyuma, sohbeti, beyinde fırtına, kulakta ise küpe olacak türden konuşmacılar davet etmişler. Adı üzerinde sempozyum bu, üç oturumda konuyla ilgili farklı görüşler yatırıldı masaya. Ben de senin için başlıklar halinde derleme yaptım Karakedim. Hazır mısın?

ÖNCE SANAT VE EDEBİYAT

Akademisyen-Yazar Murat GÜLSOY "Bir yanın saklamak isterken diğer yanın açığa vurmak için çabalar. Bunun sonucunda ortaya çıkan üründür sanat." tanımlamasını yaparken Akademisyen-Yazar Pınar KÜR "Edebiyat betimleme ve metafor üzerine kuruludur." dedi. Akademisyen-Editör Bülent SOMAY ise konuya bir soruyla yaklaştı: "Edebiyat eseri bir meta mıdır yoksa bir hediye mi?" Dinleyicilerin kafaları karmaşıklaşırken sorusunu açtı Somay: "Düşündüklerimiz bize ait değildir. Düşüncelerimizi yazılı hale getirdiğimizde üzerinde pek çok insanın emeği olduğunu görürüz." Amanda Palmer'in Ted Talks'taki konuşmasını dinlememizi önererek sorusunu kapattı.

YARATICI YAZARLIĞA BAKIŞ:

Konuşmacılar en çarpıcı farklılığa bu başlıkta ulaştılar.
Yaratıcı yazarlık kavramıyla ilgili Bülent Somay, "Yaratıcı ve Yazarlık kelimeleri yan yana gelince bir oksimoron oluşuyor. Yazarlık öğrenilebilen bir şeyken yaratıcılığın öğrenilebilir bir şey olduğunu düşünmüyorum." dedi.
Murat Gülsoy, "Yaratıcı yazarlık eğitimi bir sanat eğitimidir ve konusunda ehli kişiler tarafından verilmelidir." dedi ve ekledi: "Tıpkı diğer sanat dallarında olduğu gibi yaratıcı yazarlık da atölyede öğrenilebilir. Buna hayır demek kolaycılık olur."
Pınar Kür, "Yaratıcı yazarlık ile edebiyat iç içedir. Yaratıcı yazarlık kavramına karşı çıkmak Ferhan Şensoy'un kahraman bakkal süper markete karşı cümlesindeki karşıtlık gibidir ve bence yersizdir." diyerek farklı oturumlarda konuşmuş olup birbirlerini duymasalar da Murat Gülsoy'un fikrini desteklemiş oldu.

YARATICI YAZARLIK ATÖLYELERİNDEN YAZAR ÇIKAR MI?

Bülent Somay bu başlıktaki soruya olumsuz yaklaşanlardandı: "Herhangi bir kurs, bir yazarın olmazsa olmaz hali, dert sahibi olma özelliğini kazandırabilir mi? Bu konuda şüphelerim var. O nedenle yaratıcılığın öğretilemeyeceğini, kişinin doğası gereği ortaya çıkan bir hal olduğunu düşünüyorum."
Pınar Kür kendi yazarlık atölyesi öğrencilerinden Ayşe Sarısayın'ın Sait Faik Edebiyat Ödülünü aldığını örnek vererek "Yaratıcı azarlık atölyelerinden yazar çıkmıyor sözü gerçeği yansıtmıyor." dedi.
Murat Gülsoy "Arzu" ya vurgu yaparak "Sanat Akademisinden mezun her kişinin sanatçı olamadığı gibi bu atölyeleri tamamlamış kimselerde de arzu yoksa yazar olamazlar. Atölye bakış açısı kazandırır. Gerisi kişiye kalır." dedi.

HEMFİKİR DE OLDULAR

Konuşmacılar zaman zaman ortak cümlelerde birleştiler. Örneklersem:
-Yazarın bir itirazı olmalıdır. Yazmak dert işidir ve dert anlatma çabası yaratıcılığı doğurur.
-Yaratıcı yazarlık atölyeleri katılımcılarına okudukları metinleri parçalamasını, parçaladıkları metinleri analiz etmesini bilen donanımlı okuyucu olmayı vaat eder.

VE TAVSİYELER

Akademisyen-Müzisyen-Yazar Gülayşe Koçak ezberci eğitimin dilin gelişimini engellediğini belirtirken Pınar Kür bu sorunu dilimizin büyük şairlerini okuyarak çözebileceğimizi vurguladı. Koçak, ön bilgilerin ve yazarken beğendirme kaygısı taşımamızın yaratıcılığımızı kısıtladığını belirterek kısa vakitte, haldır haldır ve sansür mekanizmamızı devreye sokmadan yazmamız tavsiyesinde bulundu.
Pınar Kür: "Aklınıza gelen her şeyi yazın. Nasıl ki vücudumuz yediğimiz her şeyi ayrıştırıyor, gerekenleri gerekli yerlere bölüştürüyor ve gereksizleri atıyor siz de yazdığınız o her şeyi ayrıştırın, düzene sokun." Tıpkı sempozyum sonrası benim sana bu mektubu hazırlarken yaptığım gibi Karakedim.
Benim için can alıcı tavsiye mektubumun başında yazdığım, Bülent Somay'ın izlememizi önerdiği Amanda Palmer konuşmasıydı. Bu konudaki görüşümü ayrı bir mektupta paylaşacağım seninle.

DİMAĞIMDA KALANLAR

Sempozyum konuşmacılarından Murat Belge "Akil İnsanlar" grubunda olduğu ve programı son anda değiştiği için sempozyuma katılamadı. Kitaplarını takip ettiğim Semih Gümüş'ün katılamama sebebini bilmiyorum ancak fikirlerini dinlemeyi arzu ederdim.
Sempozyum sonunda bu üç YazıSever Kafadar'a bolca teşekkür birikti içimde ve elbette Barış'ın konuşmasında okuduğu  hikayedeki mimarın "Gün görmemiş dişler" benzetmesi kaldı dimağımda.
Benim de gün görmemiş fikirlerim vardı aklımda, hemfikir pek çok kişiyle aynı havayı solumak, bu sempozyumda bulunmak bu yüzden çok iyi geldi bana Karakedim.


SENİ ÇOK SEVEN
    GİZLİKIZ







21 Ocak 2013 Pazartesi

DOĞUM KALEMİ

Sevgili Karakedim,

Ben bu ayın ortasında doğumumun 30. yılını kutladım. Arkasından bir bir sevdiğim isimlerin ölüm haberlerini aldım.
Önce Mehmet Ali Birand ardından Toktamış Ateş ve şimdi de Deprem Dedem veda etti bize. Hayat devam ederken, ben  gelecek ocak aylarında doğum günümü kutlarken  aynı ocak onların ölüm yıl dönümlerini barındıracak...

Ölümü düşünürken, çalışma masamın üzerinde duran, geçen gün kuaför çıkışı kasada hediye ettikleri kalem takıldı gözüme.

Doğumun Kalemi ...

Çok kıymet verdiğim bir arkadaşımın vasıtasıyla tanıştığım MEHMET&ERKAN yılbaşında müşterilerine hediye etmek üzere harika bir kalem hazırlatmış.
İçinde doğum taşıyan bir kalem.

Merak ettin değil mi Karakedim?

Merakını şöyle gidereyim; Kalemin kapağında ufak bir bölme var. Bölmenin içerisinde de karaçam tohumları. Kalemin kutusunda da bu tohumların nasıl filizlendirileceği ve akabinde nasıl toprağa ekilmesi gerektiği anlatılıyor. Çam fidesi olduktan bir sene sonra da bir orman arazisine ekilmesi öneriliyor.


Kendilerine güzelleşmek için gelen müşterilerine hem güzellik hissi hem de bu tamamen doğada çözünebilir, faydası bol kalemi armağan ettikleri için teşekkürü hak etti MERHMET&ERKAN .

Üst üste gelen ölümlere üzülürken bir doğuma yardımcı olmak düşüyor şimdi bana.
Önce tohumların doğumu için gerekli ortamı sağlamak, ardından da fidemi yangınlarla yok edilmiş bir orman arazisine dikmek için harekete geçmek olsun bu Ocak görevim benim ...

SENİ ÇOK SEVEN
   GİZLİKIZ


FACEBOOKTAYIM

TWITTERDAYIM




19 Ocak 2013 Cumartesi

MUTLU UYU MEHMET ALİ BİRAND ...

Sevgili Karakedim,

İstanbul Üniversitesi'nde Gazetecilik öğrencisiyken onun da hayatını okumuştuk diğer meslek büyüklerininkini okuduğumuz gibi.

Eleştirmiştik. Mesleğin çetrefilli yolu gözümüzü çok korkutuyordu. O zaman "Benim de arkamda Vehbi Koç olsa ben de onun yerinde olurdum." demiştik.

Çocukluk etmişiz, affetsin bizi ...

En son doğum günümde seyrettim sunduğu ana haber bültenini. Çarşamba günü yoğun bakımda olduğunu okudum. Perşembe akşamı eve gelir gelmez açtım televizyonu, gene ekranda görmekti onu, ümidim.

YOKTU! Bir daha da olmayacaktı.  ...



Çok eleştirdik, "Bu adam nasıl haber sunuyor böyle." dedik. Yine de onu izlemeye devam ettik. Bana kalırsa yaptığı ciddi işe mutluluk katmasını iyi biliyordu ve izleyiciye de bunu hiç farketmeden ve farkettirmeden geçiriyordu.

Bir cuma akşamı ana haberi kapatırken "Pazartesi kimselere vermeyin, saat yedide buluşalım."demişti. Arada "Randevu" kelimesini unutması bizim durumu müstehcenliğe döküp kahkahalarla gülmemize sebep olmuştu.
Perşembe akşamından beri o kahkahaların bin katı göz yaşı var suratımda.

Bize öğrenciliğimizde önce insan sonra gazeteci olmamız öğütlenirdi hocalarımız tarafından. Mehmet Ali Birand insanlığıyla gazeteciliğini harmanlamış ve 71 yaşına kadar mesleğinin peşinde koşmuş bir adam olarak ayrıldı ekranlarımızdan. Sırf bu yüzden bile saygıyla akan bu göz yaşlarıma değer.

Onun meslek öğrettiği öğrencilerinin söylediklerindeki ana fikir: "Öğretirken bizden de öğrenen bir insandı." idi.
 Her şeyi bilmek değil bildiklerini paylaşıp herkesten öğreneceği bir şeyler olduğuna inanmak.

Bir ropörtajında "Mutlu öleceğim." demiş.

Bu öngörüsüne istinaden emin bir temenni olacak son sözüm.

MUTLU UYU MEHMET ALİ BİRAND ...



SENİ ÇOK SEVEN
   GİZLİKIZ

FACEBOOKTAYIM

TWITTERDAYIM


16 Ocak 2013 Çarşamba

TEŞEKKÜR EDERİM YEMEK SEPETİ :)

Sevgili Karakedim,

İnsanın doğum gününde sevdikleri yanında olmalı ya da yanında olduğunu hissettirmeli.

İnsanın  bu sevdikleri sabahın köründen itibaren tüm gün boyunca arayıp karga sesleriyle "Hepii Börtdey" şarkıları söylemeli.

Sosyal mecralardan iyi dileklerini sunmalı, mesajlar atıp hatırlandığını ve çok sevildiğini hissettirmeli.

İmkanı olanlar gelip kocaman sarılmalı, salyalara boğup öpmeli, miss gibi koklamalı.

 Sürprizler yapmalı, çam sakızı çoban armağanı hediyesini uzatmalı, tebrik kartı yazmalı vs.

İnsan da çok mutlu olmalı, bolca gülücük ve teşekkür saçmalı kıymetli sevdiklerine.

Buraya kadar her şey çok güzel ve "karşılıklı" iken doğum günlerimizde çalıştığımız bankalardan, sigorta şirketlerinden, internetteki alışveriş sitelerinden, kullandığımız telefon hattından hatta yaşadığımız ilçenin belediye başkanından bile tebrik mesajı alıyoruz.

Bu tebrik mesajlarının çoğunu okumuyoruz ne de olsa bizimle çıkar ilişkisi olan mecralardan geldiği için samimi bulmuyor ve önemsemiyoruz. Doğal olarak teşekkür cevabı da yazmıyoruz.

Dün posta kutumda bu tip mailler çokçaydı. Açmadan silmek için işaretlerken arada yemek sepeti nin attığı maili açasım geldi. İyi ki de açmışım Karakedim.

GÜLDÜREN KUTLAMA için tıkla

Rekabeti samimi ve kişiye özel değerlendirip bu videoyu hazırladıkları, diğer kurum ve sitelerin aynı dilekleri içeren soğuk mesajlarının arasından sıyrılmasını bildikleri, müşterinin hem kalbine hem de midesine  hitap ettikleri için yemek sepetini tebrik ediyorum.

ÇOOOOOOKKKK TEŞEKKÜR EDERİM YEMEKSEPETİ :) 

SENİ ÇOK SEVEN
   GİZLİKIZ


 Facebooktayım
Twitterdayım





15 Ocak 2013 Salı

HAYAT SAHNESİNDEKİ 30. YILIMI KUTLUYORUM

Sevgili Karakedim,

 15 Ocak bugün.

Hayat denen Sahnenin tozunu solumaya başladığım gün bugün.

Bu sahnedeki 30. yılımın ilk günü bugün.

İşte bu yüzden benim için çok önemli, çok kıymetli gün, bugün...

İzninle bugün sadece kendim için ufacık bir yazım olacak.



30 yıldır senden ya da bir başkasından daha farklı şeyler gelmedi başıma. 
Hayat sahnesinde sergilediğim tüm oyunlar hepimizinki gibiydi. Tek fark benim yorumumdu.

Şimdi elimdeki kalemim, önümdeki beyaz kağıtla, 
Saçlarımın aralarından gün yüzüne çıkıp dikkatimi çekmeyi başaran beyaz tellerimle, 
Gözlerimin içinde, çocukluğumdan kalma-büyümeyi becerememiş o gülümseme ve yine o gözlerde her seferinde olgunlaşan yaşlarımla, 
Unutup-vazgeçtiklerim, ellerini asla bırakmayıp sevgisiyle doyduklarımla, 
Hasretinden geberip, acısıyla olgunlaştıklarımla, 
Dinlediğim şarkıları, okuduğum tüm hikayeleriyle,
İçimde dizginlediklerim ve dışımda sergilediklerimle 
Yani her şeyiyle ama her şeyiyle 

HAYAT SAHNEMDEKİ 30. YAŞIM KUTLU VE MUTLU OLSUN BANA...

SENİ ÇOK SEVEN 
   GİZLİKIZ


Günün Sözü: Koşarak kaçtım çocukluğumdan, büyümeyi öğrenemedim hala...

FACEBOOKDAYIM

TWITTERDAYIM








23 Aralık 2012 Pazar

SÜRDÜRÜLEBİLİR MUTLULUK

Sevgili Karakedim,

Dün akşam Leo'yu tembihlemiştim. Sabah giderken beni mutlaka uyandırmasını istemiştim. Yatağın içinde gözlerimi açıp her sabahki gevezeliklerimi yapıp gene yatağın içinden onu işe uğurlayıp uyumaya devam etmeme izin vermemesini, mümkünse beni yataktan çıkartmasını istemiştim.

Yılın son haftasının ilk günü. Tezatlar bir cümlede buluşmuşken bu haftaya erkenden uyanmaktı niyetim.

Niyetimi gerçekleştirmem hususunda Leo pek başarılı olamadı:)

LEO: Günaydın hayatım, hadi uyan, ben çıkacağım birazdan.

Odanın ışığını açık bırakıp banyoya gitti. Kıyamamıştı karısına, yapabileceği en acımasız uyandırma taktiği buydu ve bende işe yaramamıştı:) Sonra döndü, ışığı kapattı.

LEO: Uyu aşkım sen uyu. Seviyorum seni.
GİZLİKIZ: (Gözleri kapalı) Ben de seni bebeğim. Hayırlı işlerrrrrrr...

Ve Leo uzun bir güne başlamak üzere evin kapısını arkasından kapattı. Yok niyetim ciddiydi, kocam kıyamasa da ben kıyacaktım uykuma, elim perdeye gitti, kalın storun zincirini yattığım yerden çekeledim ve BİNGO:)

Parıldayan gökyüzünün ucunda hızla yükselen güneş bana örnek oldu:) Hem gözümün içine ışın saça saça uykumu açtı hem de bu parlak gökyüzünü harcamamın aptallık olacağını hissettirdi bana.

 Güneşli his içimde elime geceden 300. sayfasında merakla bıraktığım kitabımı aldım ve biraz okuyup iyice ayıldım.

Güne ve bitmeye hazırlanan 2012'ye kocaman bir MERHABA...

 Hemen ardından yepyeni başlangıçların olacağına emin olduğumuz bitişler ruhumuzda darlanmaya sebep olmuyor. Her senenin son haftası da bu yüzden koşturmacayla geçiyor, insanlar daha hoşgörülü oluyor, yorgun olsalar da 1 Ocakta başlayacak yeni yıla hazır bir psikolojiye bürünüyorlar. Her yer ışıl ışıl oluyor, o renkli ampüller kalplerde yanıp duruyor. İş yerlerinde hediye alımı için çelkilişler düzenleniyor. "Bana sevdiğim arkadaşım çıksın." diye içten dualar ediliyor sonra da ne alsam paniği başlıyor. Çekilişsiz kurasız sevdiklerini mutlu etmek isteyenleri ise paniksiz bir telaş sarıyor:)

Bizim evde de yılın son haftası sebebiyle, yılbaşı gecesi dinlenecek şarkıların listesi yapılacak. Ben seçim yapacağım Leo bilgisayardan halledecek. Ve yılbaşı menüsü seçimini elbette Leo yapacak ben de keyifle hazırlayacağım. Her yıl olduğu gibi son hafta ağacı kuracak, süsleyecek, renkli ampüllerini yakacağım. Her biri kalbimde rengarenk yanacak. Yılbaşı gecesi de dileklerimizi ağacımızın dallarına bağlayacağız. Yeni yıla umutla ve mutlulukla başlamak üzere...

Her şey mutluluk için değil mi Karakedim. Bu ritüeller, hazırlıklar mutlu olmak için değil mi? Küçücük bir ışığın kalpte uyandırdığı mutluluk hissi için değil mi? Benim öyle. Yeni başlangıçta mutlu olmaktan başka isteğim yok. Hayır, cümlemi düzelteceğim: Yakaladığım bu hissi sürdürmekten başka bir isteğim yok.

Yıllarca kitaplarda, gazetelerde, tv programlarında "mutlu olmak" başlığı işlendi, maddeler sıralandı, akıllar verildi. Geçen pazar Hürriyet gazetesinin pazar ekinde Prof. Dr. Osman Müftüoğlu Psikolojik Yorgunluğa Savaş Açın başlıklı yazısında Ernie J. Zelinski'nin Mutsuzluğa Reçete'sine yer verdi.

Bugüne kadar okuduğum, dinlediğim mutluluk tavsiyelerinin hepsinden güzel, daha hayati ve sonsuz maddelerden oluşan bu reçeteyi seninle paylaşmak istedim Karakedim.


  • Doyum sağlayacak kadar bir amaç.
  • Geçinebilecek kadar bir iş.
  • Temel ihtiyaçlara yetecek kadar zenginlik.
  • İş ve eğlenceyi dengeleyecek kadar sağlıklı bir akıl.
  • Birçok insanı beğenecek, bunlardan birazını da sevecek kadar şefkat.
  • Kendini sevecek kadar özsaygı.
  • Muhtaç olanlara verecek kadar iyilik duygusu.
  • Zorluklarla yüz yüze gelecek kadar cesaret.
Her maddesi ayrı bir mektup konusu olsa da şimdilik bu maddeleri, hayatını, yakaladığı mutluluğu sürdürmek üzere programlamış bir kadının beğenisi olarak okursan çok mutlu olurum.

Bitmeye hazırlanan yılın son haftasının ilk günü senin için de mutlu başlamış olsun...

SENİ ÇOK SEVEN
     GİZLİKIZ












18 Aralık 2012 Salı

MASALCI BEBEK


MASALCI BEBEĞİ gördünüz mü?

Henüz bu bebeği keşfetmediyseniz ne olur geç kalmayın ve onunla tanışın.

Sarı saçlı, kırmızı elbise ve pelerinli bez bir bebek o. Ama o kadar basit değil. Biraz yaramazlık yapıp eteğini ters çevirince altından bambaşka kostümlü büyükanne çıkıyor. Biraz daha kurcalayıp büyükannenin arkasına bakınca da koca kurt.

Yani bir bebekte üç marifet.

Çocukluğumuzun Kırmızı Başlıklı Kız masalı bu bebekle güç buluyor. 

 Büyüklerimiz bize masalı anlatır, biz de uykuya dalmadan önce hayal ederdik. Şimdiki çocuklar çok şanslı, büyükleri masalı anlatırken ellerindeki bu bebekle hayal etmenin ötesine gidiyor, masalı canlandırabiliyorlar.

“Masalcı Bebek” in fikir annesi ise muhteşem bir öğretmen. Emekli anaokulu öğretmeni ama bilgilendirmeye ve başka branşlarda öğretmeye devam ediyor. Tek bir farkla. Artık küçük çocuklarla değil, yetişkinlerle eğitim yapıyor.

Masalcı Bebek'in mucidi Türkan Özen

 Türkan Hoca’nın hayatta tek bir dileği var, “Çocuklar mutlu olsun.” 


Bu dilekle yola çıkıyor, önce “Masalcı Bebek” i tasarlıyor, çiziyor, biçiyor, dikiyor. Projesini oluşturup patentini alıyor. İlk başlarda kendi ürettiği bebeği çok talep alınca yetişemiyor ve ev kadınlarına destek olma fikri düşüyor aklına.
Şimdilerde “Masalcı Bebek”  ev kadınlarının elinde can buluyor ve oyuncakçılardaki raflara ulaşıyor. Sizin de aldığınız her bir Masalcı Bebek ev kadınlarına umut oluyor.

“Masalcı Bebek” in ne kumaşında ne de içerisindeki dolgu maddesinde çocuklara zararlı bir ürün var. Siz kutusunun arkasındaki masalı çocuğunuza okurken o da elindeki bebekle hem kırmızı başlıklı kızı, hem büyükannesini hem de kurdu bir arada bulabiliyor. 

Siz bu bebekle o masalı çocuğunuz için ne kadar inanılmaz yapacaksınız? Bunu düşünmek bile “Masalcı Bebek” i çok sevmeye yetiyor.

Detaylı bilgiye www.masalcibebek.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Ufak bir hatırlatma da benden olsun: Yakında büyük oyuncak marketlerde çok yüksek fiyatlara satılacak olan “Masalcı Bebek” i sitesinden çok uygun fiyata bulabilir, toplu alımlarınızda ekstra indirim kazanabilirsiniz.

Yüreği çok büyük ve çok kıymetli Türkan Hocamı bu buluşundan dolayı ellerinden öper size çocuğunuz ve “MASALCI BEBEK” le birlikte geçireceğiniz çok keyifli vakitler dilerim.


8 Aralık 2012 Cumartesi

"İNCİ"Lİ HATIRALARIM

Sevgili Karakedim,

Önce D.K. aradı.
"İnci kapatılmış." dedi.

İnanmadım, gene beni kandırmaya çalışıyor diye düşündüm.

"Vallahi de billahi de kapanmış, devlet kültürel yenilenme çalışması yaptığı için mi ne boşalttırmış İnci'yi. " deyince şaka düşüncemi ciddiyet bastı.



2006-2007. 
O zamanlar Beyoğlu'nda bir bankada çalışıyorum. Akşam üzeri kapanış saatine yakın İnci Pastanesi'nin çalışanı ki ismi hafızama gelmese de mavi önlüğü ve kel kafası gözümün önünde, elinde 2 torba ile gelirdi şubeye. Torbaların birinde para olurdu, hesaba yatırmamız gereken, diğerinde de tatlı, akşam yememiz gereken:)

Akşam kasaları kapatırken mutlaka ya açık verirdik ya fazla. Tüm günün yorgunluğuna "Herkesten önce kasamı kapatıp tatlıya saldırmalıyım." paniği eklenince kafa dağılıyor, kasalar eror veriyordu:)

Amirimiz Koca Levent duruma el atar, herkese eşit paylaştırırdı o milföy tatlısını. Ben ki hijyene hasta bir insan olarak o milföyü pis paralı ellerime aldırmadan afiyetle nasıl yerdim. Biri yemesin de onun payını da bölüşelim diye birbirimizin gözünün içine bakardık.

En önemlisi Karakedim, gündüz çalışma ekibinin arasında ne yaşanırsa yaşansın, ne olursa olsun, akşam Amir Koca Levent'in masasının başında birleştirirdi İnci'nin milföyü bizi. Mutlu olurduk o anlarda, ellerimiz pudra şekerli milföylü, yüzümüz gülümsemeli...

Geçen sene sözleşmiştik D.K ile, gene toplanıp gidecektik İnci'ye ve milföy yiyecektik, yanında da limonata içecektik, o günleri hatıralarımızda canlandıracaktık. Olmadı, bir türlü biraraya gelip gidemedik İnci'ye.

D.K. nın telefonundan hemen sonra akşam haberlerinde İnci'nin zabıtalarca boşaltıldığını görünce yüreğim acıdı. Devletin kararı ya da iş yeriyle ilgili hukuksal yaşananlar beni ilgilendirmiyor da o boşaltılma anı, sevenlerinin isyanı. Durumu protesto eden bir adamın polis otosuna bindiriliş şekli vs. çok üzdü beni Karakedim.

Kimler kimlerin ne hatıraları var orada. Yenen tatlıların kalplerde ve hafızalarda bıraktığı mutlu anlar.

Tek umudum yeniden açılması İnci'nin. Şimdilik yeri fiziki olarak boşaldı ama ben ve benim gibi pek çok kişinin kalbi İNCİ'li HATIRALAR la dolu...

Buna eminim Karakedim.

SENİ ÇOK SEVEN
     GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar

10 Kasım 2012 Cumartesi

ATAM İZİNDE MİYİZ YOKSA KEYFİMİZDE Mİ?

Sevgili Karakedim,

Biz ATAMIZA

"Olmasaydın Olmazdık." dedik.

Cahil zihniyet

"Hadi canım, o kadar da değil." dedi.

Atatürk'ün inkilaplarını, devrimlerini bir kenara koyup sadece şunu söylesem: O dönemde neredeyse hiçbir iletişim aracı kullanılamıyorken koskaca bir halkı bir amaç uğruna kenetlendiren bir liderden bahsediyorum desem.

Cahil zihniyet, bir düşün halkın şu anki bölünmüşlüğünü ve günümüzün koşullarını. Kapa çeneni de önce saygı duymayı ardından da örnek almayı öğren.

Bu sabah gene televizyonlarda Ulu Önderin ölüm haberini alan halkın duyduklarına inanamayarak Dolmabahçe kapısında izdiham sebebiyle ezildiklerini anlatıyordu o günün tanıkları. Atalarına duydukları saygıyı ve yürekten sevgiyi davranışlarıyla gösteren halkı anlatıyorlardı.


Günümüz anma töreninin ruhsuzluğuyla mutsuz oldum. Evet, o 74 yıldır her sene aynı gün hayatı 1 dakikalığına durduruyor ama çok daha fazlasına layık değil mi????

Sadece bugün sosyal medyada onu anmak;

Profillere "Saygıyla anıyoruz." "Özlemle anıyoruz." demek yeterli mi????

Onun çocukları, onun gençleri ve onun sayesinde bugünleri yaşayan bir nesil olarak profil paylaşımlarından çok daha ötesi var yapmamız gereken. En önemlisi Atatürk'ü tanıyan, ve cahillere fırsat vermeyen bir nesil yetiştirmek artık bizim elimizde.

Bu bir öz eleştiri mektubudur Karakedim.

Son sözüm, ATAMI SEVİYORUM ...

GİZLİKIZ
http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242





17 Ekim 2012 Çarşamba

KASIMDA FUAR BAŞKADIR

Sevgili Karakedim,

Ekim ayıyla birlikte evde zorlu bir tadilat dönemi başladı. Hergün farklı bir usta ve ekibiyle uğraşmaktan, bir elimde süpürge diğerinde ıslak bez toz toprak temizlemekten yoruldum. Evle uğraşmaktan kendi işlerime konsantre olamamaktan da sıkıldım artık. Bu sebeple ekim ayının ve beraberinde tadilatın biran önce sonlanmasını istiyorum.

Kasım gelsin istiyorum...

Kasımı severim ben;

Kasımda havalar soğur. Ekim gibi bir donup bir pastırma sıcağına maruz bırakmaz 11.ay bizi. Kombiler, bütün kış kapatılmamak üzere açık konuma getirilir. Ekimdeki gibi "Açsak mı? Açmasak mı?" ikileminden kurtuluruz. Ve böylece kalorifer dibi puf keyfi başlar:)

Kasım annemin doğumudur. Bu yüzden bütün yılın bütün aylarından çok daha kıymetlidir benim için.

Kasım, bir de İstanbul Kitap Fuarı zamanıdır. 

Bu sene, 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı, TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği ortak çalışması ile 17-25 Kasım 2012 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi Büyükçekmece'de düzenleniyor.

Fuarın bu seneki Onur Yazarı Gülten Dayıoğlu, Onur Konuğu Hollanda ve Ana Teması Çocukluğum Yurdumdur, Çocuk ve Gençlik Edebiyatı olarak belirlenmiş. Bu kapsamda Gülten Dayıoğlu'nun katılımıyla panel - söyleşiler ve rengarenk çocuk etkinlikleri düzenlenecekmiş.

Anlaşılan bu seneki kitap fuarı geçen senekilerden çok daha eğlenceli geçecek Karakedim. 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve binlerce imza kasımda biz kitapseverleri bekliyor.

Ben bu bilgilere, keyifle takip ettiğim Edebiyat Haber sitesinin  http://www.edebiyathaber.net/31-uluslararasi-istanbul-kitap-fuari-programi-aciklandi/ linkinden ulaştım. Daha ayrıntılı bilgi edinmek istersen kitap fuarının adresini vereyim sana Karakedim. http://www.istanbulkitapfuari.com/ .

SENİ ÇOK SEVEN
   GİZLİKIZ
http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242

6 Ekim 2012 Cumartesi

SEVMEYECEKSEN ÖLDÜRME!

Sevgili Karakedim,

Bir ay önce Leo ile sabah yürüyüşündeydik. Karşıdan karşıya geçmek üzere ışıklarda beklerken bir sokak köpeği yanımıza yanaştı. Koca köpek yanımda birden belirince tedirgin oldum ama gözlerine bakar bakmaz ondan bana bir zarar gelmeyeceğini de anladım. Karnı aç mıydı bilemiyorum ama gözleri "sevgiye aç" bakıyordu gözlerime.

Işık yandı ve karşıya geçtik. Arkamızdan bakıyordu. Ben avucumu onun başına değdirip içimdeki sevgiyi onunla paylaşmadığım için pişmanlıktan öldüm. Ertesi gün aynı yolda hep onu aradım. Bu sefer bayıltana kadar okşayacaktım onu ama yoktu. Bir aydır yok!!!

Tam bir hafta oldu. Sevgisini paylaşmayı bilen insanlar Galatasaray Meydanı'ndan Taksim'e yürüdüler. Sadece İstanbulda'da değil 14 ilde aynı amaçla toplandı insanlar. 5199 sayılı Hayvan Hakları Koruma Kanunu'nun hayvanlara sevgi değil, iyilik değil ölüm getireceğini savunuyorlardı. Kimisinin kucağında kendi kedisi, köpeği, kimisinde anlamlı pankartları ama en önemlisi yüreklerinde insan dışında bir canlıya duyulan sevgi vardı.

YARATILANI SEVERİM YARADANDAN DOLAYI

Zalimce eleştirildiler. "Şehitler için yürümezler de hayvanlar için sokaklara dökülüyorlar." dediler. YAZIK! Hiç bir savunmaya ihtiyacı yok bu yüreği güzel insanların. Sesini çıkartamayan, hakkını savunamayan canlıların tercümanı olan, ağzı-dili olan bu insanları "İşlerine gelmediği" için eleştiren herkese YAZIKLAR OLSUN!!!

Sana İğneada gezimizi anlatırken oradaki hayvanların, çelimsizliğinden, bakımsızlığından bahsetmiştim Karakedim. O kadar restaurantın içinde bu hayvanların açlıktan kırılıyor olmaları içimi ezmişti. Orayı fazla sevemememin sebeplerinden biriydi hayvanlarının hali. Hayvanına bakamayan mahalleyi, mahalleden, hayvanı elden ayaktan düştü diye ölümle mükafatlandıran bir çözümü çözümden saymıyorum.

Önce çocuğunu eğiteceksin. Koskocaman olmuş kadının-adamın el kadar kediden korktuğunu, "tiksindiğini" biliyorum ben ya! Bir kedinin bir insanı ısırmak adına kovaladığı nerede görülmüş? Bu anlamsızlığın çocukluktan kaynaklandığını düşünüyorum.
İlla evinde cins bir kedi ya da köpek beslemek zorunda değilsin çocuğuna hayvan sevgisi aşılayabilmek adına.
 Çocuğunun sokakta bir kediyi, köpeği doyurmasına izin ver, bir kap su koysun kapısına. Sonra gözlemlesin gelen hayvanları. Ardından yavaşça sevdir. O hayvanın sevgi karşısında nasıl mutlu olduğu görsün. Başka bir canlıyı mutlu etmenin ne demek olduğunu yaşayarak öğrensin. Ailesinden bu sağduyuyu kazanamıyorsa okullarda sokak hayvanları için "sürekli uygulamalar" yapılsın.

Daha 1,5 yaşındayken "koca bir tekir" tarafından suratının ortasına şamar yemiş ve çocukken kuçular tarafından çokça kovalanmış biri olarak yazıyorum bunları sana Karakedim. Ne oldu? Ne kuduzum ne de hayvanlara karşı bir antipatikliğim var.

Petshopların kapatılmasından yanayım. Her alışveriş merkezinin otopark katında küçük dükkanların içerisinde sıkış tıkış kafeslerde "El Sürmeden" sevgiden yoksun bırakılan hayvanların bilinçsiz alıcıya bilinçsiz şekilde satıldığı bu dükkanların acil kapatılması gerektiğini savunuyorum. Hepsinde değil ama birçoğunda hayvanlara zinde görünsünler diye şişirme iğneler yapılıyor. Canlılığına vurulup aldığın hayvan bir hafta sonra evinde, ellerinin arasında resmen sönüyor. Minnacık kalıyor. Kendini suçluyorsun, ben bakamadım ona diye vicdan azabı çekiyorsun. Bir bilen veterinere danıştığında gerçekle yüzleşiyorsun. Sonra büyük bir tedavi maratonu başlıyor. Kurtarabilirsen o yavruyu ne ala..

Hayvanların dövüş için eğitilmesi yasaklansın. Hiçbir hayvanın özünde vahşet yoktur! Hiçbir tür şiddete eğilimli değildir. Bunların tamamen insan uydurması olduğunu savunuyorum.

Bu ülkede Kırım Kongo Kanamalı Ateşi yüzünden onlarca insan öldü. Keneleri topladınız mı ki şimdi hiçbir günahı olmayan, insana zararı dokunmayan sokak köpeklerini toplayacaksınız!!

İstedikten sonra çözüm çok...

Yapmayın, SEVEMEYECEKSENİZ DE ÖLDÜRMEYİN ...

Seni Seviyorum Karakedim...
         GİZLİKIZ
http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242










13 Eylül 2012 Perşembe

LAY THE FAVOURITE-Bahse Var mısın?

Sevgili Karakedim,

Sana yazacak pek çok mevzum birikmişken bu hafta uğurlu perşembemde seyrettiğim bir filmi araya sıkıştıracağım. Hafta sonu sakin, romantik ve dinlenmeceli vakit geçirmek istiyorsan dikkate al bu mektubumu derim;)



"Lay The Favourite" vizyonumuzdaki adıyla "Bahse Var mısın?" oyuncu kadrosuyla çok etkileyici bir film olmuş. Nitekim film afişinde Joshua Jackson'ı yani nam-ı diğer Pacey'i görmek filmi izlemek adına benim için güzel bir bahane oldu.
İlk gençlik yıllarını Dawson's Creek'e ve beraberinde Pacey'e tutkun olarak yaşamış bir genç kız olup, büyüyüp evlenip aradan bunca yılı devirdikten sonra onu vizyondaki bir filmin afişinde görmek beni heyecanlandırdı Karakedim.

Joshua Jackson dışında Bruce Willis, Catherine Zata Jones, Rebecca Hall, Vince Vaguhn, John Carrol Lynch, Rusty Meyers. Dediğim gibi kadro etkileyici.

Konuya gelince,  şans oyunlarını seviyorsan, hafif heyecanlı. Ben İddiadır, Şans topudur, Sayısal Loto'dur pek oynamayan, kırk yılda bir Süper Loto oynayıp 5.000 TL. tutturmuş bir insan olarak filmdeki taktik savaşları ve yaşanan atraksiyon fazla ilgimi çekmedi.

Hem güzel, hem seksi hem de sevimli olmayı başaran Beth'in (Rebecca Hall) evli patronu Dink'e (Bruce Willis) aşık olup bizim tabirimizle tam bir "Kötü Kadın" portresi çizerek Dink'i karısından ayırmaya çalışması itici, Dink'in çekilmez karısı Tulip'e (Catherine Zeta Jones) rağmen evliliğine sahip çıkıp karısını aldatmayıp seksi, güzel ve sevimli Beth'i kendinden uzaklaştırması inandırıcılıktan uzaktı!!! Ya da ben çok fesatım;) !!!

Dink'in bu davranışı ne kadar inandırıcılıktan uzaksa da karısıyla içtenlikle konuşması, hissettiklerini paylaşması ve bunun üzerine Tulip'in, sonradan başı belaya giren Beth'e gönül rızası ile yardımcı olması pek naifti.

Biliyorsun filmde olup biteni anlatmak pek adetim değildir ancak hoş bir cümle geçmiştir beni düşündüren ya da kalbime dokunan, hiç acımam çatır çatır yazarım sana. Tüm film boyunca herhangi bir karakterin sarfettiği herhangi bir cümle aklıma kazınmadı ki seninle paylaşayım Karakedim:( Anlıyorsun değil mi?

Lay The Favorite, Joshua'nın  bir gazeteciyi canlandırması mesleğim sebebiyle  ilgimi çektiyse de kaldıki gazeteci olduğuna dair tek bir kare yoktu, oyuncularının ağırlığının altında ezilen ve yüzeysel kalan bir filmdi.

Bunca kelimemden biri filmle ilgili sende azıcık merak uyandırdıysa, birazcık romantizme ihtiyacım var, şans oyunlarını da severim diyorsan hafta sonu için güzel bir fikir verecek bu mektubum sana Karakedim.

Bir ara bana hatırlatırsan sana çoook uzun zaman önce seyrettiğim Kaybedenler Kulübü'yle ilgili bir mektup hazırlamıştım onu postalayacağım.

Bir de Cinetech Torium Sineması Love Seatlerinde film izlemeye bayılıyorum, yazmadan geçemeyeceğim.

HATIRLADIN MI? : http://gizlikizvekarakedi.blogspot.com/2012/02/dusler-bahcesi.html

SEVGİLERİM SENİNLE
          GİZLİKIZ
http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242






5 Eylül 2012 Çarşamba

EDİRNE-EREĞLİ HATTI 2

Sevgili Karakedim,

Gezi yazı mektuplarımın 4. ve son bölümüne geldik. 3. bölüm, EDİRNE-EREĞLİ HATTI'nda sana Edirne gezimizden bahsetmiş ve Edirne ciğeri kısmında meraklanıp, iştahlanman üzere mektubumu sonlandırmıştım. http://gizlikizvekarakedi.blogspot.com/search/label/GEZ%C4%B0-SEL

Ballandıra ballandıra o enfes Edirne ciğerini anlatmayacağım sana Karakedim. Sırf kedinin ciğere baktığı gibi fotoğraflara bakasın istiyorum :)



Yanaklarımı doldura doldura, lokum kıvamındaki ciğerleri mideme indirmeme sebep olan  http://www.kirkpinarkasaprestoran.com/ teşekkür ederim:)

Sarman Leo ile Tekir Gizo ciğerlerini lüpletip doyduktan sonra Karaşimşeklerine atlayıp babalarını sevindirmek üzere dümeni Marmara Ereğlisi'ne kırdılar...

Bebekliğimin, çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği, yüzmeyi denizinde, bisiklete binmeyi, paten kaymayı karasında öğrendiğim yazlığıma 2 senedir kocamla gitmek pek keyifli geliyor bana. Her saat ona anılarımı anlatıyorum. Leo bu durumdan hoşnut mu bilemem ama ben çok keyif alıyorum Karakedim.

Bizi İğneada'da bilen babam, karşısında görünce çok sevindi. 2 gün onunlaydık. Sabah üzüm bağının altında kahvaltı yaptık, öğlen denize girdik ve akşam babamın enfes menüleriyle ziyafete boğulduk.


  • Mangalda çingene palamudu
  • Baba usulü çoban salatası
  • Midyeli pilav
  • Öğlen- soslu makarna
Tadı damaklarda bırakan ve "Benim" diyen pek çok aşçıya taş çıkaran ustalıktaki yemekleriyle babam, ilk gençliğimde bıraktığım deniziyle - havasıyla, elbette gece üzerimize yağan yıldızlı gökyüzüyle ve yavru kedileriyle, yazlığım, Leo ile tatilimizin pek keyifli sonlanmasını sağladı. TEŞEKKÜR EDERİZ :)

Ziyafet soframızdan bir kare:) 
Babamla romantik bir kare. Arkada suni yağmur yağıyor Karakedim.


Ahaaa bu da Yağmur Perisi:) Babam bir sistem  geliştirmiş.  Hem çiçeklerini  suluyor, hem suni yağmur yağdırıyor hem de harika bir manzara yaşatıyor. Biz buna Karadeniz Aklı ve Ustalık diyoruz Karakedim.


Aslında 3 kardeşler ama kucağımdaki Sarı'nın hikayesi başka bir mektupta olacak...
BİTTİ ...

SENİ ÇOK SEVEN
    GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242


2 Eylül 2012 Pazar

EDİRNE - EREĞLİ HATTI

Sevgili Karakedim,

İğneada-2- mektubumda burasıyla ilgili genel değerlendirmemi yapmış Dupnisa Mağarası hakkında bilgi vermiştim sana. http://gizlikizvekarakedi.blogspot.com/search/label/GEZ%C4%B0-SEL.

 Havamızı değiştiremeyen İğneada gezimizi kısa tutup bizi daha çok keyiflendirecek, gezebileceğimiz başka bir yer arayışına girdik Leo ile. Beyin fırtınamızın sonunda önce Edirne'ye ardından da Marmara Ereğlisi'ne (Babamın yanına) dümen kırmaya karar verdik.

Üniversiteye başlamamıştım Edirne'ye ilk defa gittiğimde. Bir yaz günü, annemin sonsuz isteği ve ısrarı üzerine babam bizi arabaya atıp Ereğli'den yola çıkarmıştı. Selimiye Camii'ni gezmiş, ters lalenin bulunduğu alandaki çeşmeden su içmiş ve dua etmiştik. İnan o dönem ne dilediğimi hatırlamıyorum Karakedim ama annem üniversiteyi kazanayım diye dua etmiş ve ben ilk seferde ilk tercihime yerleşince babama yeniden Edirne'ye gidebilmek için sonsuz ve ısrarlı isteklerde bulunmuştu. Bu sefer gidip şükür namazı kılacaktı ama yıllar yıllar sonra bana nasip oldu Selimiye'yi görmek.

Sabah erkenden İğneada'dan ayrıldık. Kaldığımız apartın sahibi bayan ve kızı bizi sanki kendi evlatları, kardeşleri bir yola gidiyormuş gibi uğurladılar. Yeniden beklediklerini üzerine basa basa tekrarladılar. Yeniden gelir miyiz bilemem ama biz onların bu samimiyetini asla unutmayacağız. Dedim ya Karakedim İğneada'da en memnun kaldığım şey konaklama yerimiz oldu.

EDİRNE'DEYİZ :

Kırklareli üzerinden güzel bir yolculuğun sonunda saat 10.00 gibi Edirne sınırından giriş yaptık. İşte o an geçen mektubumda da üzerinde durduğum "Havası değişmek" moduna girdik. Yol sorduk, esnaf güleryüzle cevap verdi. Arabamızı park ettik, "Aman ağabey, uyarı levhası yok ama buradan çekerler, bak şurası hem gölge hem tenha, oraya al arabayı, başın ağrımasın." dediler. İşte beklenen yerli sevgisi:)

Çarşıda bir turist :)


Gezi havasına giren modumuzla kendimizi Selimiye Camii'nin yanındaki meşhur kapalı çarşıda bulduk. Bayram günü ve saatin erken olması sebebiyle bütün dükkanlar açık değildi ama açık olanlardan genelde ne tür malzemelerin satıldığını anlamak mümkün. Havlular, meşhur meyveli sabunlar, çeyizlik ürünler vs. bu malzemelerin başında geliyor. Bir de boy boy aynalı süpürgeler vardı tezgahlarda.

AYNALI SÜPÜRGE :

Ben sadece uğur getirdiğini ve nazarı kovduğu biliyordum aynalı süpürgenin Karakedim ancak Leo'nun bu süpürge hakkındaki bilgisi pek mecazi;) Leo der ki: Gelin, süpürgesine ayna asarmış ki evi süpürürken başı yerde ya, öyleyken bile kaynanasını takip edebilsin. Eee Leo Trakyalı. İşin aslını o bilmeyecek de kim bilecek:) ???

Çarşının içerisinden Selimiye Camii'nin avlusuna çıktık ve o saatte bile camiinin kalabalık oluşu tüylerimi diken diken etmeye yetti. Camiinin muhteşem içine girer girmez önce annem için ardından da tüm yakınlarım için dua ettim Karakedim. Bu sefer ne dilediğimi unutmayacağım;)



Camii çıkışında Selimiye Vakıf  Müzesi dikkatimizi çekti ancak kapalı olduğu için ziyaret edemedik. Leo ile GizliKız durur mu, hemen yeni bir müze bulduk kendimize gezecek.

EDİRNE ARKEOLOJİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ :

Müzenin bahçesinde Roma dönemine ait Lahitler, Dolmen ve Menhirler, Osmanlı dönemine ait mezar taşları ile Yeniçeri mezar taşları sergilenmekte Karakedim.

Biz bu taşları incelerken Edirneli bir Kaplumbağa bize "Hoşgeldiniz şoparlar" diyordu:)
Kapıkule ve İpsala sınır kapılarında yurt dışına kaçırılmaya çalışılırken yakalanan pek çok tarihi eser ve Anadolu Medeniyetlerine ait pek çok örnek müzede sergilenmekte Karakedim.








Bütün araştırmalara rağmen ortadaki kafanın hangi döneme ait olduğu  bulunamamıştır:):)



Müze bahçesinde karnı zil çalan ve Edirne ciğercisinin hayaliyle gülümseyen "Kadın heykeli "  :)

Sen ciğeri çok seversin Karakedim, o zaman azıcık meraklandırayım seni. Edirne Ciğercisi ve Ereğli macerasını yarın postalayacağım sana:)

SENİ ÇOK SEVEN 
    GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242

1 Eylül 2012 Cumartesi

İĞNEADA -2-

Sevgili Karakedim,

İğneada-1- başlıklı mektubumda buraya nasıl ulaştığımızdan ve nerede konakladığımızdan bahsetmiştim. http://gizlikizvekarakedi.blogspot.com/search/label/GEZ%C4%B0-SEL

Devam edelim o zaman. İğneada'nın 20 km. uzunluğunda, bir tarafı ormanlarla bezeli upuzun bir kumsalı var. İnsanı cezbeden bir manzaraya sahip ancak plaja indiğinde fazla bakımlı olmayan kumluk alan ve şezlong-şemsiye için değerinin üzerinde talep edilen ücret güzelliği gölgeliyor.
Deniz Karadeniz olunca suyu dalgalı ve soğuk. Birden derinleştiği için bir adım sonra ne olacağını bilememek biraz endişe uyandırıyor. Tabi şunu da belirtmek isterim, bizim girdiğimiz bölüm için geçerli bu yazdıklarım. Kumsalın devamında coğrafi yapıdan kaynaklı derinlik hususuyla ilgili bilgiye sahip değilim.
Bir de bulutların güneşe sık sık bayram ziyaretine gelmeleri sebebiyle hem suda hem kumda üşüdük.

Merkezde fırınlar, küçük marketler, çay bahçeleri ve restaurantlar mevcut. Gözümüze keyfimize göre bir balıkçı kestiremediğimiz için 2 gün merkezdeki kebapçılarda yemek yedik ancak lezzetten çok uzaktı tattıklarımız. Çay bahçesi desen ilgisiz personel sebebiyle pek keyifsizdi.

Biz bir yere ilk defa gittiğimizde esnafla, oranın yerlisiyle sohbet etmeyi çok severiz. Hem samimiyetimizden hem de o yöreyle ilgili en güzel bilgi elbette yerlisinde olacağından. Biz Trakya insanını çok severiz biz ancak internet kafenin sahibini ayrı tutarak söyleyebilirim ki  İğneada yerlisinden aradığımız sıcaklığı bulamadık.

Ahh bir de sokak hayvanlarının hali vardı ki isyan ettirdi bizi. Ortalarda fazla kedi yoktu ancak adım başı hasta bir köpeğe rastladık. Hayvanlar sevgiye muhtaç gözümüzün içine baktılar resmen. Tüyleri dökülmüş ve onca restaurantın arasında aç hayvanlar görmenin açıklaması ne olabilir Karakedim??? Artanları verseler o hayvanlar zaten doyacak!

Hal böyle olunca 4 günlük planımızı yarıda kesmeye, gelmişken en gezilesi yerini görüp ertesi gün İğneada'dan ayrılmaya karar verdik. İnternet kafe sahibinin de tavsiyesi üzerine Dupnisa Mağarası'na bir gezi düzenledik.

DUPNİSA MAĞARASI:

Mağarası diyoruz ama burası 3 mağaradan oluşuyor Karakedim. İlginç bir yapı özelliğine sahip. Bu 3 mağara Kız-Sulu ve Kuru olarak adlandırılmış.
II. Jeolojik zamanda, günümüzden yaklaşık 180 milyon yıl öncesinde mermerler içerisinde oluşmuş mağaralar 2 kat ve 2.720 m. uzunluğunda. Üst katta Kuru ve Kız Mağaraları, alt katta ise Sulu Mağara yer alıyor.

Kız Mağarasında yarasalar yoğun şekilde yaşamakta ve çoğalmaktalar. Bu sebeple burası koruma altında ve turizme kapalı Karakedim. Girişte bizi karşılayan Sulu mağaranın içerisinden devamlı su akışı olan yeraltı nehri geçiyor. Hoş bir ışıklandırma ve yönlendirme sayesinde merdivenlerle üst kattaki Kuru mağaraya çıkılıyor ve eşsiz sarkıt örnekleri bol bol gözlemlenebiliyor.

Biz Dupnisa Mağarası'na vardığımızda hava 35 dereceydi. Mağaranın içerisine adım attığımız anda sıcaklık 10 dereceye düştü ve t-shirt/şortla donarak gezdik bu güzel mekanı. Burayı ziyaret edeceksen, tavsiyem, kesinlikle uzun bir eşofman ve yaz günü mümkünse montla gezmen Karakedim:)

NOT: Mağaraya giriş öğrenci 1TL, tam 2,5 TL. olarak belirlenmiş.

MAĞARA FOTO GALERİ:


Dupnisa Mağarası'na giden ağaçlıklı patikada yol alıyoruz.

Patika yol.


Mağaraya varmak üzereyiz. Hava çok sıcak:)

Islak Mağara girişi. Işıklandırılmış yolun altından su akıyor.



Mağaranın içerisinde çok farklı karstik şekiller görmek mümkün.

Mağaranın içerisine girdiğim an donma moduna geçiş halim:)

Merdivenlerle Islak Mağara'dan Kuru Mağara'ya geçiş yapılıyor.


Mağara gezimiz sonlandı. Mağara çevresindeki piknik alanında kemiklerimi ısıtıyorum:)


GENEL DEĞERLENDİRME:

Tatile ya da böyle bir geziye çıktığında insanın havası değişiyorsa o mekanda bulunmanın hakkını veriyor demektir Karakedim. İğneada'dan çıkıp Edirne'ye doğru tekerleklerimiz dönerken "Havam değişmedi." diyordum Leo'ya ...

... ... ...

Bir sonraki mektubumda eğlenceli Edirne-Ereğli Hattı'ndan bahsedecek ve pek çok fotoğraf göndereceğim sana Karakedim.

SENİ ÇOK SEVEN
GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242






31 Ağustos 2012 Cuma

İĞNEADA -1-

Sevgili Karakedim,

Ramazan ayı öncesi ev taşıma telaşı derken Leo ile çok yorulmuştuk. Üzerine Ramazanın yaza gelmesi sebebiyle geçen sıcak-susuz ancak maneviyat dolu günlerinin ardından bayramı  dinlenerek geçirmeye karar verdik.
Hem trafik çekmeden gidebileceğimiz hem güzelce dinleneceğimiz hem yeni yerler keşfedeceğimiz hem de -benim için en önemlisi- bol bol denize girebileceğimiz yolu-havası-suyu güzel bir yer arayışımızın sonunda tatilimizi İĞNEADA'da geçirmeye karar verdik. 


Fotoğrafı  http://www.rota360.net/dogarotalari.asp?id=58 sitesinden aldım.


Burada yaşadıklarımıza geçmeden önce araştırmalarım sonucu İğneada hakkında öğrendiğim ve ilgini çekeceğini düşündüğüm birkaç bilgiyi paylaşayım Karakedim: 

Öncelikle İğneada'nın adı coğrafi şekli itibariyle burnunun iğne şeklinde olmasından dolayı İğneada değilmiş. Burayı fetheden komutanın adı İğne Bey olunca, komutan fetih sonrası bu güzel yere kendi adını vermiş.
Cumhuriyet döneminden önce Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan istilasına uğrayan İğneada, Midye-Enez Hattı'nın çizilmesiyle Yunanistan'a kalmış ancak Edirne'nin de kaybedilmesi sonucu yapılan taaruz ve anlaşmalarla bugünkü Trakya sınırı çizilirken İğneada tekrar topraklarımıza katılmış.

İğneada sahili pek uzun ve plajının ilginç bir özelliği var. Bundan yıllar evvel MTA (Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü) burada bir araştırma yapar ve sahilde kumların arasında altın zerreciklerinin olduğunu tespit eder. Altın çıkartma işleminin maliyetinin çok yüksek olması sebebiyle kumların arasındaki zerreciklere dokunulmaz. Araştırma böylece sonlandırılır.  

-Bu bilgilere ve daha fazlasına http://www.igneada.com/ sitesinden ulaşabilirsin Karakedim.

Gelgelelim bu altınlı sahilde yaşadıklarımıza:

NASIL ULAŞTIK:

Biz atladık bizim Karaşimşek'e öyle gittik İğneada'ya. Sen de kendi aracınla gitmek istersen istikametin otobandan İstanbul-Saray-Vize-Poyralı-Demirköy-İğneada olacaktır. Bu yolculuk takribi 224 km. olup 3 saat sürüyor.
Yol bomboş ve yol boyunca küçük Trakya köylerinin, ayçiçeği tarlalarının, otlayan keçi ve inek sürülerinin -Kimi zaman durup onlara karşıdan karşıya geçmeleri için izin veriyorsun- arasından gidiyorsun. Çok keyifli bir yolculuk oluyor ancak uyarmam gereken 2 nokta var.

I.'si Vize yoluna dönüş yaparken oranın yerlisi birine İğneada'ya gideceğini söyleyerek yön istemelisin, tabelalara bakarsan seni kamyonların takip ettiği Vize yoluna sokuyor vu buradan malesef İğneada'ya ulaşılmıyor. Boşuna katettiğin yaklaşık 40 km.'nin sonunda içine "Yanlış yoldayız." hissiyatı düşüyor ve önüne gelen ilk köy kahvesine sorduğunda bu hissiyatın doğrulanıyor. Haydiii dönersin tekrar Vize'ye saptığın noktaya bizim gibi Karakedim. Hem vakit hem yakıt kaybı.

II.'si Poyralı'dan sonra yollar darlaşıyor ve virajlar çoğalıyor. Her zaman olduğu gibi dikkatli bir yolculuk seni bekliyor.

Yok ben otobüsle gideceğim dersen Berk ve Görkey Turizm'in otobüslerini kullanarak 5 saatin sonunda İğneada'ya varabilirsin Karakedim. 

NEREDE KALDIK:

Leo'nun bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Aydeniz Apart'ta kaldık. Otogarın hemen karşısında, hem ulaşıma, hem merkeze hem de denize çok yakın tertemiz bir bina. İğneada gezimiz boyunca en memnun kaldığım şey konaklamamız oldu diyebilirim Karakedim. 
Yalnız şu uyarıyı da yapmadan geçemeyeceğim. İğneada Resort Hotel'de kalanlar plajdaki şezlong ve şemsiyelerden ücretsiz yararlanırken, Gündüz Motel'de kalanlara %50 indirim yapılıyor. Başka yerde kalıyorsan bizim gibi, kişi başı 10 TL. ödeyerek kendine konfor sağlayabiliyorsun. Bu konuya yeniden döneceğim Karakedim.

BİR HATIRA:

Leo ile İğneada'nın gezilecek yerlerini öğrenmek ve haritadan incelemek üzere bir internet kafe bulduk.  Bir yandan sanal alemden bilgi edinirken bir yandan da kafenin sahibiyle sohbet imkanımız oldu ki ondan aldığımız bilgiler ekrandakilerden daha doğru ve samimiydi. 
Kafe sahibi kırk sene İstanbul'da yaşadıktan sonra İğneada'ya yerleşmiş ve burayı açmış. "O kadar sakin bir hayat sürüyorum ki, rahat öleceğim diyor." Bize Dupnisa Mağarası'nı mutlaka görmemiz gerektiğini söylediğinde o yönde trafik var mıdır? diye sorduk. Malum bayramın 1. günüydü ve biz trafikle nefes alan bir şehirden geliyorduk. Kafe sahibi güldü ve "Buralarda trafiğin t si olmaz. Size İstanbul'da 6 şerit yetmezken, yine de birbirinizi yerken biz burada yarım şeritte bile gideceğimiz yere varıyoruz."
Leo ile yüzümüzde "Ahhh" eden bir gülümseme. Gezi dönüşü İstanbul'a vardığımızda trafikte yaşadıklarımız ve kafe sahibinin sözleri-hayatın tezatıyla yaşanıyor olması ...

....

İğneada'nın ikinci mektubunda gezip gördüğümüz yerler ve değerlendirmem yer alacak Karakedim.

SENİ ÇOK SEVEN
GİZLİKIZ

http://www.facebook.com/pages/Gizlikizdan-Karakediye-Mektuplar/257960857604242